16 Ekim 2015 Cuma

‘ÂŞÛRÂ GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN ÖNEM VE EHEMMİYETİ---أَرْسَلَ النَّبِيُّ ﷺ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الأَنْصَارِ:


ÂŞÛRÂ GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN ÖNEM VE EHEMMİYETİ

 
"وَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ لِنَشْوَانٍ فِي رَمَضَانَ: "وَيْلَكَ، وَصِبْيَانُنَا صِيَامٌ، فَضَرَبَهُ."

١٩٦٠- حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ المُفَضَّلِ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ ذَكْوَانَ، عَنِ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذٍ، قَالَتْ: أَرْسَلَ النَّبِيُّ ﷺ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الأَنْصَارِ: "مَنْ أَصْبَحَ مُفْطِرًا، فَلْيُتِمَّ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ وَمَنْ أَصْبَحَ صَائِمًا، فَليَصُمْ"

قَالَتْ: فَكُنَّا نَصُومُهُ بَعْدُ، وَنُصَوِّمُ صِبْيَانَنَا، وَنَجْعَلُ لَهُمُ اللُّعْبَةَ مِنَ العِهْنِ، فَإِذَا بَكَى أَحَدُهُمْ عَلَى الطَّعَامِ أَعْطَيْنَاهُ ذَاكَ حَتَّى يَكُونَ عِنْدَ الإِفْطَارِ.[1]

47-Çocukların Orucu Babı Ve Ömer (r.a.) Ramazân İçinde Sarhoş Olmuş Bir Kimseye: Sana Yazıklar Olsun, Bizim Çocuklarımız Bile Oruçludurlar, Demiş Ve O Sarhoşa Dayak Atmıştır.

 

1960- .... er-Rubeyyi' bint-i Mu’avviz (r.a.) şöyle demiştir: Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem), ‘‘âşûrâ günü kuşluk zamanı –Medîne-i Münevvere yakınındaki- Ensâr köylerine şu haberi gönderdi:

 

--- "Her kim iftar ederek sabahladı ise gününün geri kalan zamanında imsak etsin! Her kim de oruçlu olarak sabaha ulaştı ise, orucunu tamamlasın."[2]

 

er-Rubeyyi’ dedi ki: Biz bundan sonra ‘âşûrâ orucunu tutardık, çocuklarımıza da tuttururduk. Oruçlu çocuklarımıza boyalı yünden oyuncak düzerdik de bunlardan biri yemek üzerine ağladığı zaman, iftar vakti oluncaya kadar ona bu oyuncağı verirdik.”[3]
٢١- باب من أكل في عاشوراء فليكف بقية يومه. ١٣٥- (١١٣٥) حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا حَاتِمٌ يَعْنِي ابْنَ إِسْمَاعِيلَ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ أَبِي عُبَيْدٍ، عَنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، أَنَّهُ قَالَ: بَعَثَ رَسُولُ اللهِ ﷺ رَجُلًا مِنْ أَسْلَمَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ، فَأَمَرَهُ أَنْ يُؤَذِّنَ فِي النَّاسِ:

"مَنْ كَانَ لَمْ يَصُمْ، فَلْيَصُمْ وَمَنْ كَانَ أَكَلَ، فَلْيُتِمَّ صِيَامَهُ إِلَى اللَّيْلِ."

١٣٦- (١١٣٦) وحَدَّثَنِي أَبُو بَكْرِ بْنُ نَافِعٍ الْعَبْدِيُّ، حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ الْمُفَضَّلِ بْنِ لَاحِقٍ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ ذَكْوَانَ، عَنِ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذِ ابْنِ عَفْرَاءَ، قَالَتْ: أَرْسَلَ رَسُولُ اللهِ ﷺ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الْأَنْصَارِ، الَّتِي حَوْلَ الْمَدِينَةِ:

"مَنْ كَانَ أَصْبَحَ صَائِمًا، فَلْيُتِمَّ صَوْمَهُ، وَمَنْ كَانَ أَصْبَحَ مُفْطِرًا، فَلْيُتِمَّ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ."

فَكُنَّا، بَعْدَ ذَلِكَ نَصُومُهُ، وَنُصَوِّمُ صِبْيَانَنَا الصِّغَارَ مِنْهُمْ إِنْ شَاءَ اللهُ، وَنَذْهَبُ إِلَى الْمَسْجِدِ، فَنَجْعَلُ لَهُمُ اللُّعْبَةَ مِنَ الْعِهْنِ، فَإِذَا بَكَى أَحَدُهُمْ عَلَى الطَّعَامِ أَعْطَيْنَاهَا إِيَّاهُ عِنْدَ الْإِفْطَارِ."[4]

١٣٧- (١١٣٦) وحَدَّثَنَاه يَحْيَى بْنُ يَحْيَى، حَدَّثَنَا أَبُو مَعْشَرٍ الْعَطَّارُ، عَنْ خَالِدِ بْنِ ذَكْوَانَ، قَالَ: سَأَلْتُ الرُّبَيِّعَ بِنْتَ مُعَوِّذٍ عَنْ صَوْمِ عَاشُورَاءَ؟ قَالَتْ: بَعَثَ رَسُولُ اللهِ ﷺ رُسُلَهُ فِي قُرَى الْأَنْصَارِ، فَذَكَرَ بِمِثْلِ حَدِيثِ بِشْرٍ غَيْرَ أَنَّهُ قَالَ: وَنَصْنَعُ لَهُمُ اللُّعْبَةَ مِنَ الْعِهْنِ، فَنَذْهَبُ بِهِ مَعَنَا، فَإِذَا سَأَلُونَا الطَّعَامَ، أَعْطَيْنَاهُمُ اللُّعْبَةَ تُلْهِيهِمْ حَتَّى يُتِمُّوا صَوْمَهُمْ."

21- ‘Âşûrâ Günü Oruç Tutmayan Kimsenin, O Günün Kalan Kısmını Yemeden Geçirmesi Gerektiği Bâbı


 

135- (1135) … Bize Kutaybetü'bn-ü Saîd rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim yâni İbni İsmâîl, Yezîd b. Ebî Ubeyd'de, o da Selemetü'bn-ü Ekvâ' (r.a.)'dan naklen rivâyet etti ki Seleme şöyle dedi: Resûlülâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) Âşûrâ günü Eşlem kabîlesinden bir adam göndererek halk arasında şunu ilân etmesini emir buyurdu:

  “Kim oruçtu değilse oruç tutsun, yemek yemiş olan da orucunu ge­ceye kadar tamamlasın.”

Bu hadîsi Buhârî “Kitâbu's-Savm'ın bir-iki yerinde, Nesâî dahi “Kitâbü’s-Savm” da muhtelif râvilerden tahriç etmişlerdir.

Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'in îlân için gönderdiği zâtın ismi Hind b.  Esmâ b.  Harisete'l-Eslemî 'dir. (…) - Resûlülâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) Eslem kabîlesinden bir adamla:

  “Kavminin arasında îlân et...”  buyurdu. Denilmiştir.

İmâm Ahmed b. Hanbel (rh. a) ile İbn-i Ebî Hays em e'nin tahriç ettikleri bir rivâyette Hz. Hind: Şöyle demiştir: --- “Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) beni kavmim olan Eslem'e gönderdi de:

  “Kavmine emret, bu Âşûrâ gününde oruç tutsunlar. Günün evvelin­de yemek yemiş kimse bulursan günün kalan kısmını o da oruçla geçirsin.” Buyurdular.

136- (1136) Bana Ebû Bekir b. Nâfi' El-Abdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Bişr b. Mufaddal b. Lâhik rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Hâlid b. Zekvân, Kubeyyi' binti Mu’avviz b. Afra'dan naklen rivâyet etti. Rubeyyi' şöyle demiş: Resûlülâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) Âşûrâ sabâhı Medîne-i Münevvere'nin etrâfındaki Ensâr köylerine:

 

--- “Kim oruçlu olarak sabahladıysa orucunu tamamlasın. Oruçsuz olarak sabahlayan da o günün bâkiyesini tamamlasın.” Diye haber gönderdi.

 

Bundan sonra artık biz bu orucu tutmağa ve küçük çocuklarımıza da Allâh-ü Te’âlâ'nın izniyle tutturmaya başladık. Mescide gider çocuklarımıza yün­den yapma oyuncaklar verirdir. Onlardan biri yiyecek için ağlarsa iftar zamânı oluncaya kadar bu oyuncağı kendilerine verirdik.

 

137- (...) Bize, bu hadîsi Yahya b. Yahya dahi rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Ma'şer EI-Attâr, Tâlib b. Zakvân'dan naklen rivâyet etti. (Demiş ki) : Rubeyyi' bint-i Mu’avviz'e ‘âşûrâ orucunu sordum, şu cevâbı verdi: Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) Ensâr köylerine elçilerini gönderdi... Râvî hadîsi Bişr hadîsi gibi rivâyet etmiş, şu kadar var ki:

 

--- “Biz onlara yünden oyuncak yapar da, onları berâberimizde götürürdük. Yiyecek istediler mi oyuncağı kendilerine verirdik. Oyuncak onları avutur, bu sûretle oruçlarını tamamlarlardı.” Demiştir.

 

Bu hadîsi Buhârî   “Kitâbü's-Savm” da tahriç etmiştir.

 

‘lhn: Yün, demektir. Bâzıları boyalı yün, diğer bâzıları da kırmızı yün mânâsına geldiğini söylemişlerdir.

 

Müslim'in bütün nüshalarında “Bu oyuncağı çocuklara iftar zamânında verirdik.” Denilmişse de, Kadî İyâz bu cümlede mahfûz kelime bulunmadığından, doğrusunun “îftar zamânı gelinceye kadar.” Olduğuna, zîrâ mânânın ancak bu sûretle tamamlandığını söylemiştir. Nitekim Müslim'in ikinci rivâyetinde “Yiyecek istediler mi bu oyuncağı onlara verirdir, oyuncak anları oruçlarını tamamlayıncaya kadar oyalardı.” denilmiştir.

 

Yine Kadî İyâz: “İhtimâl çocukların oruç tuttuğundan Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'in malûmatı yoktu. Çocuklara oruç tutmalarını onun emretmesi ihtimalden uzaktır. Çünkü bir senede tekerrür etmeyen ağır bir ibâdeti küçüklere teklif etmek onları ta'zib olur.” demişse de, bu mütalâa kabûl edilmemiş ve kendisine İbn-i Huzeyme'nin rivâyet ettiği Rezîn hadîsi ile cevâb verilmiştir. Rezîn hadîsinde: Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) âşûra günü süt emen çocukları ve Fatıma’nın süt emen çocuklarını getirtir de ağızlarına tükürür, annelerine onları geceye kadar emzirmemelerini emir buyururdu.”   Denilmektedir.


MUHARREM AYI VE ÂŞURA GÜNÜ

"Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.

Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.

Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.

Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir. (1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (2)

Hz. Âişe'nin belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.

İşte böylesine manâlı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır.

Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. "Bu ne orucudur?" diye sordu.

Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti. (3)

Âşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslâm öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:

"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buharı, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu. (4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.

Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu. (5)

Yine Tirmizî'de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum." (6)

"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur" (7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" (8) demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi îbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bir hadiste şöyle buyurular: "Her kim Âşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenâb-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder." (9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun için fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi îbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verdiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır, Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kaderi hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehl-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

(1) - Hak Dini Kur an Dili, 8:5793.
(2) - Sahihi Müslim Şerhi, 6:140.
(3) - İbni Mâce. Sıyam: 31.
(4) - Müslim. Sıyam: 117.
(5) - Tirmizî, Savm: 40.
(6) - A.g.e., Savm: 47.
(7) - İbni Mâce, Sıyam: 43.
(8) - İhya, 1:238.
(9) - et-Tergîb ve't-Terhîb, 2:116.


[1] الكتاب: الجامع المسند الصحيح المختصر من أمور رسول الله ﷺ وسننه وأيامه = صحيح البخاري، المؤلف: محمد بن إسماعيل أبو عبدالله البخاري الجعفي، المحقق: محمد زهير بن ناصر الناصر، الناشر: دار طوق النجاة (مصورة عن السلطانية بإضافة ترقيم ترقيم محمد فؤاد عبد الباقي)، الطبعة: الأولى، ١٤٢٢ هـ، عدد الأجزاء: ٩،  كتاب الصوم (٣٠)، باب صوم الصبيان (٤٧)، رقم الحديث:١٩٦٠، ص:٢٦٠.
[2] Sahîh-ı Buhârî, Kitâbü’s-Savm (30), Çocukların Orucu Ve Ömer (r.a.) Ramazân İçinde Sarhoş Olmuş Bir Kimseye: Sana Yazıklar Olsun, Bizim Çocuklarımız Bile Oruçludurlar, Demiş Ve O Sarhoşa Dayak Atmıştır Bâbı (47), Hadîs no: 1960, s.260.
 
[3] Müslim'in rivâyetinde Ensâr köylerinin Medîne-i Münevvere civârında bulunduğu, bu çocuk­ların küçük yaşta oldukları ve oruç tutturmakla berâber bu çocukları yanlarına alarak berâberlerinde mescide götürüp İslâm ibâdetine alıştırdıkları açıkça belirtilmiştir. Müslüman çocuklarını oruç, namaz gibi İslâm ibâdetlerine küçük yaşlardan i'tibâren alıştırma çalışmaları Peygamber (s.a.s.) devrinden beri devâm edegelmektedir. Âlimlerin cumhûruna göre bulûğ çağma ulaşmayan çocuklara, oruç vâcib değildir. Seleften İbn-i Sîrîn ile Zuhrî gibi bâzıları müstehâb olduğuna kâail olmuşlardır. İmâm Şafiî’ de bu içtihâda tutunarak, çocuğun oruç tutmaya be­denî kuvveti yetecek derecede olursa temrin için (=alıştırmak için) oruçla emredilirler demiş ve bunun da haddini yedi ve on yaş olarak ta'yîn etmiştir.
[4] الكتاب: المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل إلى رسول الله ﷺ، المؤلف: مسلم بن الحجاج أبو الحسن القشيري النيسابوري (المتوفى:٢٦١ هـ)، المحقق: محمد فؤاد عبد الباقي، الناشر: دار إحياء التراث العربي – بيروت، عدد الأجزاء: ٥، كتاب الصيام (١٣)، باب من أكل في عاشوراء فليكف بقية يومه (٢١)، رقم الحديث:١٣٦- (١١٣٦)؛ ١٣٧- (١١٣٦)، ص:٤٣٩-٤٤٠.

 

11 Ekim 2015 Pazar

EV YILANI HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎFLER---İSRÂÎLOĞULLARINDAN FÂRE-YE ÇEVRİLEN KAVİM---فُقِدَتْ أُمَّةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ لاَ يُدْرَى مَا فَعَلَتْ، وَإِنِّي لاَ أُرَاهَا إِلَّا الفَارَ،---إِنَّ بِالْمَدِينَةِ جِنًّا قَدْ أَسْلَمُوا، فَإِذَا رَأَيْتُمْ مِنْهُمْ شَيْئًا،


EV YILANI HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎFLER



١٣٩- (٢٢٣٦) وحَدَّثَنِي أَبُو الطَّاهِرِ أَحْمَدُ بْنُ عَمْرِو بْنِ سَرْحٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ وَهْبٍ، أَخْبَرَنِي مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، عَنْ صَيْفِيٍّ - وَهُوَ عِنْدَنَا مَوْلَى ابْنِ أَفْلَحَ - أَخْبَرَنِي أَبُو السَّائِبِ، مَوْلَى هِشَامِ بْنِ زُهْرَةَ أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي بَيْتِهِ، قَالَ: فَوَجَدْتُهُ يُصَلِّي، فَجَلَسْتُ أَنْتَظِرُهُ حَتَّى يَقْضِيَ صَلَاتَهُ، فَسَمِعْتُ تَحْرِيكًا فِي عَرَاجِينَ فِي نَاحِيَةِ الْبَيْتِ، فَالْتَفَتُّ فَإِذَا حَيَّةٌ فَوَثَبْتُ لِأَقْتُلَهَا، فَأَشَارَ إِلَيَّ أَنِ اجْلِسْ فَجَلَسْتُ، فَلَمَّا انْصَرَفَ أَشَارَ إِلَى بَيْتٍ فِي الدَّارِ، فَقَالَ: أَتَرَى هَذَا الْبَيْتَ؟ فَقُلْتُ: نَعَمْ، قَالَ: كَانَ فِيهِ فَتًى مِنَّا حَدِيثُ عَهْدٍ بِعُرْسٍ، قَالَ: فَخَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ ﷺ إِلَى الْخَنْدَقِ فَكَانَ ذَلِكَ الْفَتَى يَسْتَأْذِنُ رَسُولَ اللهِ ﷺ وَسَلَّمَ بِأَنْصَافِ النَّهَارِ فَيَرْجِعُ إِلَى أَهْلِهِ، فَاسْتَأْذَنَهُ يَوْمًا، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللهِ ﷺ خُذْ عَلَيْكَ سِلَاحَكَ، فَإِنِّي أَخْشَى عَلَيْكَ قُرَيْظَةَ، فَأَخَذَ الرَّجُلُ سِلَاحَهُ، ثُمَّ رَجَعَ فَإِذَا امْرَأَتُهُ بَيْنَ الْبَابَيْنِ قَائِمَةً فَأَهْوَى إِلَيْهَا الرُّمْحَ لِيَطْعُنَهَا بِهِ وَأَصَابَتْهُ غَيْرَةٌ، فَقَالَتْ لَهُ: اكْفُفْ عَلَيْكَ رُمْحَكَ وَادْخُلِ الْبَيْتَ حَتَّى تَنْظُرَ مَا الَّذِي أَخْرَجَنِي، فَدَخَلَ فَإِذَا بِحَيَّةٍ عَظِيمَةٍ مُنْطَوِيَةٍ عَلَى الْفِرَاشِ فَأَهْوَى إِلَيْهَا بِالرُّمْحِ فَانْتَظَمَهَا بِهِ، ثُمَّ خَرَجَ فَرَكَزَهُ فِي الدَّارِ فَاضْطَرَبَتْ عَلَيْهِ، فَمَا يُدْرَى أَيُّهُمَا كَانَ أَسْرَعَ مَوْتًا الْحَيَّةُ أَمِ الْفَتَى، قَالَ: فَجِئْنَا إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَذَكَرْنَا ذَلِكَ لَهُ وَقُلْنَا ادْعُ اللهَ يُحْيِيهِ لَنَا فَقَالَ: "اسْتَغْفِرُوا لِصَاحِبِكُم. ثُمَّ قَالَ: "إِنَّ بِالْمَدِينَةِ جِنًّا قَدْ أَسْلَمُوا، فَإِذَا رَأَيْتُمْ مِنْهُمْ شَيْئًا، فَآذِنُوهُ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ، فَإِنْ بَدَا لَكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ، فَاقْتُلُوهُ، فَإِنَّمَا هُوَ شَيْطَانٌ."[1]

139- (2236)--- … Bana Ebu’t-Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Mâlik b. Enes, Sayfî’den -Bu zât bizce İbn-i Eflah’ın âzâtlısıdır. Naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Hişam b. Zühre’nin azatlısı Ebu’s-Sâib haber verdi ki: Kendisi Ebû Saîd el-Hudrî’nin evinde yanına girmiş. (Demiş ki): Onu namaz kılarken buldum ve oturarak namazını bitirinceye kadar onu bekledim. Derken evin bir tarafında çatıdaki çubuklar arasında bir kı­pırtı işittim de bakındım. Ne göreyim bir yılanmış. Hemen öldürmek için üzerine sıçradım. Fakat Ebû Said bana otur diye işâret etti. Ben de oturdum.  Namazdan ayrıldıktan sonra hânesindeki bir eve işaret ederek:

  “Şu evi görüyor musun?” Dedi,

— “Evet!”  cevâbını verdim.

  “Bunda bizden yeni evlenmiş bir genç vardı. Derken Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’le birlikte hendek gazâsına çıktık. Bu genç günün yarısında Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’den izin alarak evine dönüyordu.  Bir gün yine ondan izin aldı.  Rasûlüllâh   (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) ona:

--- “Üzerine silâhını al çünkü Kureyzâ’nın sana düşmanlık edeceğinden korkarım.” dedi. Adam da silâhını aldı. Sonra evine döndü. Bir de ne gör­sün karısı iki kapının arasında ayakta değil mi! Hemen süngüsü ile onu vurmak için üzerine yürüdü.  Kıskançlığı kabarmıştı.  Kadın ona:

  “Yapma!   Süngünü çek!   Eve gir de beni dışarıya ne çıkardı bir gör!”  Dedi. O da girdi. Bir de baktı ki büyük bir yılan! Döşeğin üzerine kıvrılmış yatıyor!  Hemen süngü ile yılanın üzerine vararak onun işini bi­tirdi.   Sonra dışarı çıkarak süngüyü avluya dikti.  Derken yılan üzerine atıldı.   Artık hangisi çabuk öldü.   Yılan mı,   yoksa genç mi?   Bilinemedi, Biz hemen Resûlülâh   (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’e gelerek bunu kendisine anlattık ve:

  “Allâh’a duâ et,  onu bizim için diriltsin!” Dedik.

--- “Arkadaşınız için istiğfâr edin!” buyurdu. Sonra şunu ilâve etti:

--- “Gerçekten Medîne’de Müslüman olmuş cinler vardır. Onlardan birini görürseniz, kendisine üç gün ihtârda bulunun. Şâyet bundan sonra size (yine) görünürse onu Öldürün! Çünkü o bir şeytandır.”[2]

١٢٨- (٢٢٣٣) وحَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ مُحَمَّدٍ النَّاقِدُ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ سَالِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: "اقْتُلُوا الْحَيَّاتِ وَذَا الطُّفْيَتَيْنِ وَالْأَبْتَرَ، فَإِنَّهُمَا يَسْتَسْقِطَانِ الْحَبَلَ وَيَلْتَمِسَانِ الْبَصَرَ." قَالَ: فَكَانَ ابْنُ عُمَرَ: "يَقْتُلُ كُلَّ حَيَّةٍ وَجَدَهَا" فَأَبْصَرَهُ أَبُو لُبَابَةَ بْنُ عَبْدِ الْمُنْذِرِ، أَوْ زَيْدُ بْنُ الْخَطَّابِ وَهُوَ يُطَارِدُ حَيَّةً فَقَالَ: "إِنَّهُ قَدْ نُهِيَ عَنْ ذَوَاتِ الْبُيُوتِ."[3]

128- (2233) Bana Amr b. Muhammed En-Nâkıd rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne Zührî'den, o da Sâlim'den, o da babasından, o da Peygamber  (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'den naklen rivâyet etti:

--- “Yılanları ve iki çizgili ile Ebter-i öldürün. Çünkü onlar cenîn-i düşürür (hâmile kadınların çocuklarını); gözü kaparlar (kör ederler).”[4]  Buyurmuşlar.[5]

١٤٠- (٢٢٣٦) وحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ رَافِعٍ، حَدَّثَنَا وَهْبُ بْنُ جَرِيرِ بْنِ حَازِمٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، قَالَ: سَمِعْتُ أَسْمَاءَ بْنَ عُبَيْدٍ، يُحَدِّثُ، عَنْ رَجُلٍ يُقَالُ لَهُ السَّائِبُ وَهُوَ عِنْدَنَا أَبُو السَّائِبِ، قَالَ: دَخَلْنَا عَلَى أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، فَبَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ إِذْ سَمِعْنَا تَحْتَ سَرِيرِهِ حَرَكَةً، فَنَظَرْنَا فَإِذَا حَيَّةٌ، وَسَاقَ الْحَدِيثَ بِقِصَّتِهِ نَحْوَ حَدِيثِ مَالِكٍ عَنْ صَيْفِيٍّ، وَقَالَ فِيهِ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: "إِنَّ لِهَذِهِ الْبُيُوتِ عَوَامِرَ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ شَيْئًا مِنْهَا فَحَرِّجُوا عَلَيْهَا ثَلَاثًا، فَإِنْ ذَهَبَ، وَإِلَّا فَاقْتُلُوهُ، فَإِنَّهُ كَافِرٌ" وَقَالَ لَهُمْ: "اذْهَبُوا فَادْفِنُوا صَاحِبَكُمْ."
140- 2236- ... Bana Muhammed b. Kâfi' de rivâyet etli. (Dedi ki): Bize Vehb b. Cerîr b. Hâzim rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivâyet etti. (Dedi ki) : Esma' b. Ubeyd Sâib denilen bir adamdan rivâyet ederken dinledim. Bizce bu zât Ebû Sâib'dir. (Demiş ki): Ebû Said-i Hudrî’nin yanına girdik. Otururken bir ara yatağının altında bir kıpırtı işittik de baktık. Ne görelim!  Bir yılanmış! Râvî hadîsi kıssasıyla Mâlik'in Sayfî'den rivâyet ettiği Hadîs gibi nakletmiştir. O bu Hadîs-te şunu da söylemiştir: “Bunun üzerine Resûlülâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem):

--- “Gerçekten bu evlerin yılan sâkinleri vardır. Onlardan birini görür­seniz üzerine üç defâ zorlama yapın; giderse ne âlâ... Aksi takdirde onu öldürün!  Çünkü o bir kâfirdir.”   dedi. Yanındakilere de:

--- “Gidin arkadaşınızı defnedin.” Buyurdu.”
١٤١- (٢٢٣٦) وَحَدَّثَنَا زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ، عَنِ ابْنِ عَجْلَانَ، حَدَّثَنِي صَيْفِيٌّ، عَنْ أَبِي السَّائِبِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، قَالَ: سَمِعْتُهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: "إِنَّ بِالْمَدِينَةِ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ قَدْ أَسْلَمُوا، فَمَنْ رَأَى شَيْئًا مِنْ هَذِهِ الْعَوَامِرِ فَلْيُؤْذِنْهُ ثَلَاثًا، فَإِنْ بَدَا لَهُ بَعْدُ فَلْيَقْتُلْهُ، فَإِنَّهُ شَيْطَانٌ."[6]

141- 2237- ... Bize Zübeyr b. Harb' rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Yah­yâ b. Saîd, İbn-i ‘Aclân'dan rivâyet etti. (Demiş ki) : Bana Sayfî, Ebu's-Sâib'den, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivâyet etti. (Demiş ki): Ebû Saîd’i şunu söylerken işittim: Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem):

--- “Şüphesiz ki Medine'de cinlerden müslüman olmuş bir tâife vardır, imdi her kim bu yılanlardan bir şey görürse ona üç defâ İhtârda bulunsun, ondan sonra kendisine görünürse artık onu öldürsün. Çünkü o bir şeytandır.” Buyurdular.

Bu rivâyetlerden İbn-i Ömer-le Ebû Lübâbe hadîsin Buhârî “Edebü’-Halk” bahsinde; İbni Mes'ûd Hadîsi-ni “Mürselât Sûresi’nin Tefsîrinde tahriç etmiştir.

Zü't-Tufyeteyn iki tufyeli demektir. Tufye[7] “mukl” denilen yemişin yaprağıdır. Bu yemişin yaprağı üzerinde iki çizgi bulunurmuş. Yılanın da sırtında iki beyaz çizgi bulunduğu için benzetme sureliyle ona tufyeli yılan denilmiştir. Biz çizgili yılan demekle iktifa ettik.


Ebter: Kısa kuyruklu son derece zehirli bir yılandır. Gebe bir kadın bu yılana bakar bakmaz çocuğunu düşürürmüş. İhtimal bunun sebebi kadının birdenbire korkmasıdır. Mamafih Hattâbî ile diğer bazı ulemânın beyânına göre gerek çizgili yılanın, gerekse ebterin gözlerinde Cenâb-ı Hak öyle bir hassa halk etmiştir ki bir bakışta insanı kör ederlermiş.

Can: Küçük yılan demektir. Bâzıları ince ve hafif, bir takımları da ince beyaz yılan demek olduğunu söylemişlerdir. Ebter-le çizgili yılanın kadınların kanındaki cenîn-leri araştırmaların­dan murâd onları düşürtmeleridir. Yâni çocuk düşürtmeye -mecâzen- araş­tırma denilmiştir. Mamafih Allâh-ü Te’âlâ'nın kendilerinde yarattığı bir hassa sebebiyle hakikaten araştırma yapmaları da mümkündür.

Mazirî diyor ki: “Medîne'nin yılanları bu Hadîsler-de beyân edildiği şekilde ihtâr verilmeden öldürülmez. Fakat ihtâr verilir de yine gitmezlerse öldürülürler. Sâir yerlerin ve evlerin yılanlarını ise ihtârsız öldürmek menduptur. Çünkü bu bâbda birçok sahîh Hadîsler vardır. Medîne yılanlarının İhtârsız öldürülememesi Hadîs-te beyân buyurulduğu üzere yılan şeklindeki cinlerden bir tâifenin Medîne'de Müslümanlığı kabul ettiğindendir.”

Ulemâdan bir cemâat Hadîs-teki nehyin umûmî olduğuna, binâen’aleyh nerede olursa olsun evlerde yaşayan yılanların ihtârsız öldürülemeyeceğine kâil olmuşlardır. Kırlarda yaşayanlar ise onlara göre de ihtârsız öldürülür, İmâm Mâlik (rh. a.)'e göre Mescidlerde bulunanlar öldürülür. İhtârın keyfiyeti hakkında İbn-i Habîb Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’ın:

--- “Bizden Süleyman b. Dâvud'un aldığı söz hakkı için bize eziyet vermemenizi ve bize görünmemenizi dilerim.” dediğini rivâyet etmiştir.

Tirmizî, yılana yapılacak ihtârın mâhiyeti ile ilgili olarak, Rasûlüllâh’ın şu sözünü nakleder: --- “Senden, Süleyman İbn-ü Dâvud ve (gemiye sokarken) Hz. Nûh’un aldığı söz hakkı için bize eziyet vermemeni (ve bize görünmemeni) diliyorum.” Ulemâ bu inzâr (korkutma, ihtâr) işinin üç gün mü, üst üste üç kere mi olacağında ihtilâf etmiştir. Cumhûr üç gün demekte ittifâk eder.

Nevevî’nin kaydına göre ulemâ şöyle demiştir: “İhtara rağmen gitmezse, anlaşılır ki, o yılan “ev yılanlarından” değildir, cinlerden Müslüman olanlardan da değildir, o bir şeytandır, ona hürmet etmek gerekmez. Allâh, öylelerine, insanlara karşı intikâm güderek galebe etme hâssası vermemiştir. Müslüman olanlarla, ev yılanları aksine intikâm alıcıdırlar.”[8]

Üç defâ zorlamaktan murâd İmâm Mâlik (rh. a)'e göre: --- “Seni Allâh ve âhiret günü aşkına bize görünmemeye ve eziyet vermemeye zorluyorum.” demektir. İhtardan sonra yılan yine görünmekte devâm ederse ev­lerde yaşayan yılan veyâ Müslüman olan cin olmadığı anlaşılır. Bunun şeytân olduğu bildirildiğinden öldürülmesinde beis yoktur.

Bu rivâyetlerden ihramlı bir kimsenin yılan öldürebileceği, yılanın Harem-i Şerîf’de de öldürülmesi câiz olduğu anlaşılmaktadır.[9]

İSRÂÎLOĞULLARINDAN FÂRE-YE ÇEVRİLEN KAVİM


٣٣٠٥- حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ مُحَمَّدٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، قَالَ: "فُقِدَتْ أُمَّةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ لاَ يُدْرَى مَا فَعَلَتْ، وَإِنِّي لاَ أُرَاهَا إِلَّا الفَارَ، إِذَا وُضِعَ لَهَا أَلْبَانُ الإِبِلِ لَمْ تَشْرَبْ، وَإِذَا وُضِعَ لَهَا أَلْبَانُ الشَّاءِ شَرِبَتْ." فَحَدَّثْتُ كَعْبًا فَقَالَ: أَنْتَ سَمِعْتَ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُهُ؟ قُلْتُ: نَعَمْ، قَالَ لِي مِرَارًا، فَقُلْتُ: أَفَأَقْرَأُ التَّوْرَاةَ؟[10]

٦١- (٢٩٩٧) حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، وَمُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى الْعَنَزِيُّ، وَمُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللهِ الرُّزِّيُّ، جَمِيعًا عَنِ الثَّقَفِيِّ - وَاللَّفْظُ لِابْنِ الْمُثَنَّى - حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سِيرِينَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: "فُقِدَتْ أُمَّةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، لَا يُدْرَى مَا فَعَلَتْ، وَلَا أُرَاهَا إِلَّا الْفَأْرَ، أَلَا تَرَوْنَهَا إِذَا وُضِعَ لَهَا أَلْبَانُ الْإِبِلِ لَمْ تَشْرَبْهُ، وَإِذَا وُضِعَ لَهَا أَلْبَانُ الشَّاءِ شَرِبَتْهُ؟." قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: فَحَدَّثْتُ هَذَا الْحَدِيثَ كَعْبًا، فَقَالَ: آنْتَ سَمِعْتَهُ مِنْ رَسُولِ اللهِ ﷺ؟ قُلْتُ: نَعَمْ، قَالَ ذَلِكَ مِرَارًا، قُلْتُ: أَأَقْرَأُ التَّوْرَاةَ؟ قَالَ إِسْحَاقُ فِي رِوَايَتِهِ: "لَا نَدْرِي مَا فَعَلَتْ."[11]

111- ... Muhammed ibn Sîrîn'den: O da Ebû Hureyre (r.a.)'den tahdîs etti ki, Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) şöyle buyurmuştur:

--- “İsrâîloğulları'ndan bir kavim (beşer târihinden silinip) yok oldu. O kavmin ne (kötülük) işlediği bilinmez. Ben zannetmem ki o ümmet fâre-den başka bir şeye mesh ve tahvîl edilmiş olsun. Çünkü fâre, kendisi için bir yere deve sütü konulduğunda onu içmez de, koyun sütü konulduğunda onu içer".

Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: --- “Ben bu Hadîs-i Ka'bu'I-Ahbâr'a tahdîs et­tim. O da bana”:

  “Sen Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'den bunu söylerken işittin mi? diye sordu. Ben de:

  “Evet, işittim”, dedim. Sonra Ka'b tekrar tekrar bana:

  Sen Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) 'den bunu söylerken işittin mi? diye sordu. Ben de: Nihâyet (onu reddederek):

— Ben sana Tevrat mı okuyorum (ben sana ancak Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'­den işittiğimi tahdîs ediyorum), diye karşıladım.”[12]

Mesh: Günahkâr bir kavmin Allâh tarafından toptan maymun, domuz gibi bir hayvan cinsine çevrilmesidir ki, eski ümmetlerde vâki' olmuştur. Hadîs-te haber verilen de onlardan birisidir. "Fâre deve sütü içmez de koyun sütü içer" fıkrası, İsrâîloğulları'ndan olan o kavmin fâre-ye çevrildiğinin delîlidir. Şöyle ki: Devenin eti, sütü İsrâîloğulları’na Allâh tarafından harâm kılınmıştı. Onlar deve sütü içmezlerdi. Fâre-nin de içmemesi, onları bir yerde toplayan nokta oluyor. Ve bundan dolayı Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) bir ihtimâl olarak; "Sanmam ki o ümmet fâre-den başka bir hayvana çevrilsin!" demiştir. Ka'bu'l-Ahbâr aslında Yahûdî âlimlerinden idi. Bu cihetle Ebû Hureyre (r.a.) ona: Ben Tevrat okumuyorum; Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'den işittiğimi söylüyorum, diye ta'rîz etmiştir.
 
Müslim'in Ebû Saîd Hudrî (r.a.)'den rivâyet ettiği bir hadîste Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'in yanında geçmiş ümmetlerden maymun ve domuz sûretine çevrilenler zikrolunmuş, Peygamber (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem): --- "Allâh mesh-edilen ümmet için çoluk, çocuk, soy sop bırakmamıştır" buyurmuştur. Bu rivâyetle Ebû Hureyre (r.a.) hadîsi arasında zıdlık vardır. Ebû Hureyre (r.a.) hadîsi mesh olunanların aynen devâm ve tenâsül-ünü ifâde ettiği hâlde, Ebû Saîd (r.a.) hadîsi “nesillerinin devâm etmediğini” bildiriyor.
 
Bu yüzden âlimler arasında görüş ayrılıkları vardır. Zeccâc Ebû İshâk ile İbnü’l-A’râbî, bugün mevcûd olan maymunların, mesh-edilen ümmetin neslinden olduklarını iddiâ etmişlerdir.
 
Cumhur-u ‘Ulemâ ise Ebû Saîd (r.a.) hadîsi-yle amel ederek, inkırâzını kabûl ve iki rivâyeti şöyle cem' etmişlerdir: Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) evvelâ mesh olunan ümmetleri aynen devâm eder sanarak, fâre-nin mesh-edilen ümmetin aynen devâm eden nesli olduğunu haber vermiştir. Hadîs-in metni bu zannı açıkça ifâde etmektedir. Sonra Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)'e, mesh-edilenin neslinin devâm etmediği vahy edilmiştir.

[1] الكتاب: -( صحيح مسلم) --- (ط المكنز) - المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل إلى رسول الله ﷺ، المؤلف: مسلم بن الحجاج أبو الحسن القشيري النيسابوري ---للإمام أبي الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النيسابوري. (المتوفى: ٢٠٦-٢٦١ ه)، المحقق: محمد فؤاد عبد الباقي، الناشر: دار إحياء التراث العربي – بيروت ---دار الكتب العلمية، بيروت/لبنان.--- الطبعة: الطبعة الأولي، ١٤١٢ ه ١٩٩١ م، عدد الأجزاء: ٥،كتاب السلام (٣٩)، باب قتل الحيات وغيرها (٣٧)، رقم الحديث:١٣٩- (٢٢٣٦)، ص:٤/١٧٥٦.
[2] MÜSLİM, İmâm Ebî Hüseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, (h. 206-261), Sahîh-u Müslim, thk. Muhammed Fuâd ‘Abdü’l-Bâkî, Dâru’l-Kütübü’l-‘Ilmiyye, Beyrût/Lübnân, 1412/1991. Kitâbü's-Selâm (39), -Bâb-ü Katlü’l-Hayyât-ü ve Katlü-hâ (37), Hadis no:-139 (2236), 4 (s.1756.)
[3]الكتاب: -( صحيح مسلم) --- (ط المكنز) - المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل إلى رسول الله ﷺ، المؤلف: مسلم بن الحجاج أبو الحسن القشيري النيسابوري ---للإمام أبي الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النيسابوري. (المتوفى: ٢٠٦-٢٦١ ه)، المحقق: محمد فؤاد عبد الباقي، الناشر: دار إحياء التراث العربي – بيروت ---دار الكتب العلمية، بيروت/لبنان.--- الطبعة: الطبعة الأولي، ١٤١٢ ه ١٩٩١ م، عدد الأجزاء: ٥،كتاب السلام (٣٩)، باب قتل الحيات وغيرها (٣٧)، رقم الحديث:١٣٩- (٢٢٣٣)، ص:٤/١٧٥٢.
[شرح محمد فؤاد عبد الباقي]؛ [  ش (الأبتر) هو قصير الذنب وقال نضر بن شميل هو صنف من الحيات أزرق مقطوع الذنب لا تنظر إليه حامل إلا ألقت ما في بطنها (يستسقطان الحبل) معناه أن المرأة الحامل إذا نظرت إليهما وخافت أسقطت الحمل غالبا (ويلتمسان البصر) فيه تأويلان ذكرهما الخطابي وآخرون أحدهما معناه يخطفان البصر ويطمسانه بمجرد نظرهما إليه لخاصة جعلها الله تعالى في بصريهما إذا وقع على بصر الإنسان والثاني أنهما يقصدان البصر باللسع والنهش والأول أصح وأشهر]؛ [شرح محمد فؤاد عبد الباقي]، [  ش (يطارد حية) أي يطلبها ويتبعها ليقتلها]
[4] MÜSLİM, İmâm Ebî Hüseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, (h. 206-261), Sahîh-u Müslim, thk. Muhammed Fuâd ‘Abdü’l-Bâkî, Dâru’l-Kütübü’l-‘Ilmiyye, Beyrût/ Lübnân, 1412/1991. Kitâbü's-Selâm (39), -Bâb-ü Katlü’l-Hayyât-ü ve Katlü-hâ (37), Hadis no:-139 (2233), 4 (s.1752.)
[5] Râvî demiş ki: İbn-ü Ömer bulduğu her yılanı öldürüyordu. Derken Ebû Lübâbe b. Abdil-Münzir yahut Zeyd b. Hattâb onu bir yılan kovalarken gördü de gerçekten evlerde yaşayan yılanların öldürülmesi yasak edildi, dedi.
 
[6] الكتاب: -( صحيح مسلم) --- (ط المكنز) - المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل إلى رسول الله ﷺ، المؤلف: مسلم بن الحجاج أبو الحسن القشيري النيسابوري ---للإمام أبي الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النيسابوري. (المتوفى: ٢٠٦-٢٦١ ه)، المحقق: محمد فؤاد عبد الباقي، الناشر: دار إحياء التراث العربي – بيروت ---دار الكتب العلمية، بيروت/لبنان.--- الطبعة: الطبعة الأولي، ١٤١٢ ه ١٩٩١ م، عدد الأجزاء: ٥،كتاب السلام (٣٩)، باب قتل الحيات وغيرها (٣٧)، رقم الحديث:١٤٠-١٤١ (٢٢٣٦-٢٢٣٧)، ص:٤/١٧٥٢.
[7] TUFYE: Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbîh edilir.
[8] (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/154-155)
[9] MÜSLİM, İmâm Ebî Hüseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, (h. 206-261), Sahîh-u Müslim, thk. Muhammed Fuâd ‘Abdü’l-Bâkî, Dâru’l-Kütübü’l-‘Ilmiyye, Beyrût/ Lübnân, 1412/1991. Kitâbü's-Selâm (39), -Bâb-ü Katlü’l-Hayyât-ü ve Katlü-hâ (37), Hadis no:-140-141 (2236-2237), 4 (s.1752.)
[10] [تعليق مصطفى البغا]؛ ٣١٢٩ (٣/١٢٠٣) -[  ش أخرجه مسلم في الزهد والرقائق باب الفأر وأنه مسخ رقم ٢٩٩٧. (فقدت أمة) ذهبت طائفة منهم لا يعلم ما وقع لهم. (لا أراها) لا أظنها مسخها الله تعالى إلا لجنس الفأر. (لم تشرب. .) أي وقد كانت هذه الألبان محرمة على بني إسرائيل. (الشاء) الغنم جمع شاة. (كعبا) هو كعب بن ماتع المشهور بكعب الأحبار. (قال لي مرار) أي كرر سؤاله مرات. (أفأقرأ التوراة) القائل أبو هريرة يرد على كعب أي هل أنا أقرأ التوراة حتى أنقل منها؟ لا أقول إلا ما سمعته من رسول الله صلى الله عليه وسلم. والظاهر من الحديث أنه صلى الله عليه وسلم قال ذلك اجتهادا منه وظنا قبل أن يخبر من الله تعالى أنه لم يجعل لمسخ نسلا ولا عقبا كما ثبت عنه صلى الله عليه وسلم وعليه فهذه الحيوانات كانت قبل أن يكون المسخ لبعض الأمم ومن مسخ منهم قردة أو خنازير أو غيرها فقد انقرض ولم يبق له وجود. [انظر مسلم القدر باب بيان أن الآجال والأرزاق وغيرها لا تزيد ولا تنقص عما سبق به القدر رقم ٢٦٦٣].
[11]اسم الكتاب: صحيح البخاري، المسمي الجامع الصحيح المسند من حديث رسول الله وسننه وأيامه، المؤلف: للإمام حافظ أبي عبدالله محمد بن إسماعيل بن إبراهيم بن المغيرة الجعفي البخاريّ رحمة الله تعالي، ١٩٤ – ٢٥٦ هـ، تحقيق، إعتني به: أبو عبدالله عبد السلام بن محمد بن عمر علوسي،  الناشر: مكتبة الرشد، المملكة العربية السعدية-الرياض،الطبعة: طبعة الثانية، ١٤٢٧ ه-٢٠٠٦ م. كتاب بدء الخلق (٥٩)، باب: خير مال المسلم غنم يتبع بها شعف الجبال (١٥)، رقم الحديث: ٣٣٠٥، ص:٤/١٢٨.

اسم الكتاب: صحيح مسلم. (ط المكنز) المؤلف: للإمام أبي الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النيسابوري. (المتوفى: ٢٠٦-٢٦١ ه) تحقيق: محمد فؤاد عبد الباقي. الناشر: دار الكتب العلمية، بيروت/لبنان. الطبعة: الطبعة الأولي، ١٤١٢ ه ١٩٩١ م، كتاب الزهد والرقآئق(٥٣)، باب في الفأر وأنه مسخ (١١)، رقم الحديث: ٦١ (٢٩٩٧)، ص:١٢٠٧، ٤/٢٢٩٤.

[شرح محمد فؤاد عبد الباقي]؛ ش (ألا ترونها إذا وضعت لها ألبان الإبل) معنى هذا أن لحوم الإبل وألبانها حرمت على بني إسرائيل دون لحوم الغنم وألبانها فدل امتناع الفأرة من لبن الإبل دون الغنم على أنها مسخ من بني إسرائيل (أأقرأ التوراة؟) بهمزة الاستفهام وهو استفهام إنكار ومعناه ما أعلم ولا عندي شيء إلا عن النبي صلى الله عليه وسلم ولا أنقل عن التوراة ولا غيرها من كتب الأوائل شيئا بخلاف كعب الأحبار وغيره ممن له علم بعلم أهل الكتا].
 
[12] el-BUHÂRÎ, Li’l-İmâm El-hâfız Ebî ‘Abdillâh Muhammed bin İsmâ’îl b. İbrâhîm b. el-Muğîrati el-Cü‘fiyy, -Rahımehüllâh-i Te’âlâ-, (h. 194-256), Sahîhu’l-Buhârî (el-Müsemmâ) el-Câmi’us-Sahîhu’l-Müsned-i min Hadîs Rasûlillâh-i (s.a.v.) ve Süneni-hî ve Eyyâmi-hî, thk., Ebû ‘Abdillâh ‘Abdü’s-Selâm b. Muhammed b. Ömer ‘Alûsî, Mektebetü’r-Rüşd, İkinci Baskı, Riyat/Su‘udî, 1427/2006. Kitâb-ü Bed’ü-l Halk -Allah'ın Mahlûkları İlk Yaratışı Kitabı- (59), Bâb: "Müslümânın Hayırlı Malı Koyundur; Müslüman Kişi, Koyunu Dağ Başlarına Götürür" (15), Hadîs No:3305, 4/128.
MÜSLİM, İmâm Ebî Hüseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, (h. 206-261), Sahîh-u Müslim, thk., Muhammed Fuâd ‘Abdü’l-Bâkî, Dâru’l-Kütübü’l-‘Ilmiyye, Beyrût/Lübnân, 1412/1991. Kitâbü'z-Zühd Ve’r-Rakâik (53), Bâb-ü Fi’l-Fa’re Ve Ennehû Mesh (11), Hadis no:2997, 4/2294.