26 Ocak 2016 Salı

BU ÜMMET-İ MUHAMMED; Y. NURİ OZTÜRKÜ TANIDIĞI GİBİ, ABDULAZIZ BAYINDIR VE AVÂNESİ (MEHMET OKUYAN-ABDÜLAZİZ. BAYINDIR, BAYRAKTAR BAYRAKLI) Nİ TANIYACAK AMA, ACİL OLMASI İÇİN DUA ETMELİYİZ İNŞAALLAH...

 

 https://www.youtube.com/watch?v=X3bUMWYqn-A

BİZ YENİ BİR İTİKAT İSTEMEDİĞİMİZ GİBİ BU ZALİMLEREDE ASLA İNANMIYORUZ... ÜMMETİN BU VE AVANESİNİ (MUSTAFA. İSLAMOĞLU, MEHMET OKUYAN, BAYRAKTAR BAYRAKLI GİBİ) TANIYARAK İSALAM DİNİ İLE ALAY ETTİKLERİNİN TEZ-ELDEN ANLAMALARI İÇİN RABBİMİZE DUA EDİYORUZ... VİDEOLARINI DOĞRU TARAFSIZ İNCELEDİĞİNİZ DE, M. OKUYAN KADAR NAMAZ İLE ALAY EDEN BULAMAZSINIZ....

BENİM GELECEĞİ BİLMEYEN NOKSAN SIFATLARA SAHİP OLAN BİR ALLAHIM YOK... BUNUN İNANDIĞI ALLAHA İNANMIYORUM...

 ÜMMET YAŞAR NURİ OZTÜRKÜ TANIDIĞI GİBİ BU VE AVÂNESİ (.MEHMET OKUYAN-ABDÜLAZİZ. BAYINDIR, BAYRAKTAR BAYRAKLI) Nİ TANIYACAKTA ACİL OLMASI İÇİN DUACIYIZ İNŞAALLAH...

 

SÖYLEDİĞİNE BAK MÜSLÜMAN... ARTIK ANLAYALIM...


 
 


 

1- Allah beş gün sonra Murat Bardakçı'nın başına ne geleceğini BİLMEZ!!!
2- Bedir Savaşında Allah'ın istediği OLMADI!!!

PEKİ… ZALİM İNSAN KİMİN İSTEDİĞİ OLDU ONU SÖYLE BAKALIM…
 
İRANCI!.. Şİİ'Cİ!.. EHLİ SÜNNET DÜŞMANI!..

Mustafa İslamoğlu'nun İNKAR Ettiği - Hadisler! - Hükümler! - İftira ettiği alimler! - Tahrif ettiği ayetler!

1 - Kader iman ilkesi değildir diyor,...
2 - Recmi inkar ediyor,
3 - Mürtedin öldürülmesini inkar ediyor,
4 - Miracı inkar ediyor, Allah Resulünün Cinlerle konuşmasını onlara İslâmı anlatmasını 'cin gibi insanlar' deyimine indirgeyerek inkar ediyor.
5 - İsa a.s. Nüzulunu inkar ediyor,
6 - Kabir azabını inkar ediyor,
7 - Mehdi a.s. geleceğini inkar ediyor.
8 - Aklına uymayan bütün hadisleri "Kur'ana uymuyor" gerekçesiyle inkar ediyor.
9 - Buhari,Müslim ve diğer hadis müelliflerini yalancılıkla suçluyor.
10 - Peygamber Mucizelerini kendi aklına göre tevil ediyor,
11 - Kur'andaki bütün Mucizeleri inkar edip bunlar temsildir diyor.
12 - Rafızi-Şiilere "Ehl-i beyt Mektebi" diyerek meşrulaştırıyor.Allahı roma putu janusa benzeten Ali Şeriati ve zındık Humeyniyi savunurken Buhari ve Müslimi,diğer islam alimlerimizi çirkef ağzıyla yalancılıkla suçluyor.
13 - İmam Malik ve Ahmed bn.Hanbel'in zamanının yöneticilerinden korktukları için kitablarından bazı bölümleri çıkardığını iddia ediyor ! Halbuki İmam Ahmed'in Müsnedi kendi yaşarken yazılıp insanların elinde bulunmuyordu .
14 - İslamoğlu İslam alimlerinden esirgediği muhabbeti Ignaz Goldziher, Toshihiko Izutsu, Muhammed Esed gibi Oryantalist-Müsteşriklerden esirgemiyor! Bunlardan büyük bir sevgi ve saygıyla bahsediyor !
15 - Hazırlamış olduğu GEREKÇELİ MEAL'inde sahife, paragraf yapısına kadar Muhammed Esed'in mealinden İNTİHALDE (ÇALINTI) bulunuyor.
16 - Tefsir tarihimizdeki şazz görüşleri tercih edip kendi malıymış gibi pazarlamasını yapıyor.
17 - Kitablarında yeterli olmayan arapça dilbilgisiyle komik-basit hatalar yapıyor.
18 -'Allah gaybı bilmez' gibi bir kepazeliğe imza atan Abdulaziz Bayındırı savunduğu videosunda Muhammed 31.ayetin kariler tarafından Mushafa yanlış yazıldığını iddia ediyor!
19. Yahudileşme Temayülü adlı eserinde İslâm alimlerini yahudileşmekle suçluyor ve nesih mensuh ilişikisini red ediyor...
20. Allah Resulüne salavat getirmeyi ve Allah için Cenabı kelimesini 'Allah benim aramda protokole gerek yok' gibi acayip saçma sözlerle red ediyor, alaya alıyor.
21. Ehli Sünnete düşman tanıdığı kim varsa onlara yakın ama Ehli Sünnete dost kim varsa onlara da düşman oluyor..
22. İmam Buhari'ye, Kadı İyaz'a, Hz. Mevlana'ya, Said Nursi'ye vb bir çok alime hakaret ediyor iftiralarda bulunuyor.
23. İsmi Azam Duası, Cibril hadisi gibi dua ve hadisleri red ediyor...
24. Hz. Aişe'ye iftira atan, Muta Nikahını savunan Mutacı Piç Humeyni'yi 'dağarcık' adlı kitabında öve öve öve bitiremiyor...
25. 28 Şubat sonrasında müslümanlar zulme uğrarken bu adam Yaşar Nuri Öztürk gibi tescilli DEİST ve DİN düşmanı tiplerle TV'de program yapı Ehli Sünnet Müslümanlara saldırıyordu..
 

 

25 Ocak 2016 Pazartesi

İSLÂM’DA İLK ABDEST VE İLK NAMAZ-------“AZ ÖNCE DOSTUM CİBRÎL YANIMDAN ÇIKTI. DEDİ Kİ: ‘YÂ MUHAMMED!--- RÜKÜ VE SÜCÜDDA OKUNACAK DUALAR BABI


İSLÂM’DA İLK ABDEST VE İLK NAMAZ


ابتداء ما افترض الله سبحانه وتعالى على النبي -صلى الله عليه وسلم- من الصلاة وأوقاتها وافتُرضت الصلاةُ عَلَيْهِ فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى الله عليه وَآلِهِ، وَالسَّلَامُ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ. افُترضت الصلاة رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ زِيدَتْ: قَالَ ابْنُ إسْحَاقَ: وَحَدَّثَنِي صَالِحُ بْنُ كَيْسَان عَنْ عُرْوة بْنِ الزُّبَيْرِ، عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا قَالَتْ: افتُرضت الصَّلَاةُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- أَوَّلَ مَا افتُرضت عَلَيْهِ، رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ، كُلَّ صَلَاةٍ؛ ثُمَّ إنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَتَمَّهَا فِي الحضَر أَرْبَعًا وَأَقَرَّهَا فِي السَّفَرِ عَلَى فَرْضها الأول ركعتين.[1]

جبريل يعلم الرَّسُولَ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- الْوُضُوءَ وَالصَّلَاةَ: قَالَ ابْنُ إسْحَاقَ: وَحَدَّثَنِي بعضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: أَنَّ الصَّلَاةَ حِينَ افتُرضت عَلَى رَسُولِ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- أَتَاهُ جِبْرِيلُ وَهُوَ بِأَعْلَى مَكَّةَ، فَهَمَزَ لَهُ بِعَقِبِهِ فِي نَاحِيَةِ الْوَادِي، فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ عَيْنٌ؛ فَتَوَضَّأَ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ، وَرَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- يَنْظُرُ إلَيْهِ، ليُرِيَه كَيْفَ الطَّهور لِلصَّلَاةِ، ثُمَّ تَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- كَمَا رَأَى جِبْرِيلَ تَوَضَّأَ. ثُمَّ قَامَ بِهِ جبريلُ فَصَلَّى بِهِ، وَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- بِصَلَاتِهِ، ثُمَّ انْصَرَفَ جبريلُ عليه السلام.

الرسول -صلى الله عليه وسلم- يُعلم خَدِيجَةَ الْوُضُوءَ وَالصَّلَاةَ: فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- خَدِيجَةَ، فَتَوَضَّأَ لَهَا ليرِيَها كَيْفَ الطَّهورُ لِلصَّلَاةِ كَمَا أَرَاهُ جبريلُ، فَتَوَضَّأَتْ كَمَا تَوَضَّأَ لَهَا رَسُولُ اللَّهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، ثُمَّ صَلَّى بِهَا رَسُولُ اللَّهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ كَمَا صَلَّى بِهِ جِبْرِيلُ فَصَلَّتْ بصلاته.[2]

Beş vakit namaz bugün bilinen şekliyle hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi’râc gecesinde farz kılınmıştır. Ancak, vahyin başlangıcından îtibâren namaz ibâdetinin mevcûd olduğu, sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit kılındığı bilinmektedir. Zîrâ Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm) ilk vahyin akabinde Peygamber Efendimiz’i Mekke’nin yakınlarındaki bir vâdiye götürmüş, vâdinin bir köşesine gelince aya­ğını yere vurmuş, oradan fışkıran su ile önce kendisi, sonra da Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) abdest almıştır. Ardından da Rasûlüllâh’a (salât ve selâm üzerine olsun) iki rekât namaz kıldırmış ve işte namaz böyle kılınır, demiştir.[3]

Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’e vahyin açıktan geldiği günde, Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm) Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’e abdest almayı ve namaz kılmayı da öğretti.

Mekke´nin yukarı tarafında vâdinin bir köşesinde ökçesini yene vurdu. Oradan bir su kaynadı. Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm), ondan abdest aldı.


Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem), Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm)’ın abdest alışına bakıyor, Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm) da namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini ona göstermek istiyordu:

Dirseklerine kadar, ellerini yıkadı. Ağzını su ile çalkaladı. Burnuna su çekti. Sonra, yüzünü yıkadı. Başını ve kulaklarının arkasını, ıslak eliyle mesnetti. Topuklarına kadar, ayaklarını yıkadı.


Abdest bittikten sonra, avucuna su aldı, edeb yerine su serpti.


Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’da, Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm)’dan gördüğü gibi abdest aldı.


Bundan sonra, Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm); namazın nasıl kılınacağını Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’a göstermek için, kalkıp onunla birlikte iki rekât namaz kıldı ve bu namazda yüzünün üzerine dört secde yaptı.

Yüce Allâh; Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’ın gözünü, yüzünü güldürmüş, Allâh-ü Te’âlâ-dan beklediği, gönlünün hoşlandığı ibâdet emri gelmiş bulunuyordu. Derin bir inanç ve sevinç içinde eve döndü.

Yüce Allâh´ın kendisine olan üstün ikrâmını Hz. Hadîce (annemize)’e haber verdi. Hemen elinden tutup, onu suyun yanına götürdü.


Namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini göstermek üzere, Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm)’ın kendisine gösterdiği gibi abdest aldı.


Hz. Hadîce (annemize) de Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem)’in gösterdiği gibi abdest aldıktan sonra, Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem), Cebrâîl (‘aleyhi’s-selâm)’ın kendisine kıldırmış olduğu gibi, ona namaz kıldırdı.


Peygamberimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem), kendisine peygamberlik geldiği Pazartesi gününde ilk namazı kılmıştı.

Hz. Hadîce (annemize) de, aynı günde, günün sonuna doğru, ilk defâ aynı namazı kılmak mutluluğuna ermişti.[4]


7637 - أَخْبَرَنِي أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَلَمَةَ الْعَنَزِيُّ، ثَنَا عُثْمَانُ بْنُ سَعِيدٍ الدَّارِمِيُّ، ثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ صَالِحٍ الْمُقْرِئُ، ثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ هَرِمٍ الْقُرَشِيُّ، وَحَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ حَمْشَاذَ الْعَدْلُ، ثَنَا عُبَيْدُ بْنُ شَرِيكٍ، ثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، ثَنَا اللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ هَرِمٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: خَرَجَ عَلَيْنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: " خَرَجَ مِنْ عِنْدِي خَلِيلِي جِبْرِيلُ آنِفًا فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ، وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إِنَّ لِلَّهِ عَبْدًا مِنْ عَبِيدِهِ عَبَدَ اللَّهَ تَعَالَى خَمْسَ مِائَةِ سَنَةٍ عَلَى رَأْسِ جَبَلٍ فِي الْبَحْرِ عَرْضُهُ وَطُولُهُ ثَلَاثُونَ ذِرَاعًا فِي ثَلَاثِينَ ذِرَاعًا وَالْبَحْرُ مُحِيطٌ بِهِ أَرْبَعَةَ آلَافِ فَرْسَخٍ مِنْ كُلِّ نَاحِيَةٍ وَأَخْرَجَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ عَيْنًا عَذْبَةً بِعَرْضِ الْأُصْبَعِ تَبَضُّ بِمَاءٍ عَذْبٍ فَتَسْتَنْقِعُ فِي أَسْفَلِ الْجَبَلِ وَشَجَرَةَ رُمَّانٍ تُخْرِجُ لَهُ كُلَّ لَيْلَةٍ رُمَّانَةً فَتُغَذِّيهِ يَوْمَهُ، فَإِذَا أَمْسَى نَزَلَ فَأَصَابَ مِنَ الْوضُوءِ وَأَخَذَ تِلْكَ الرُّمَّانَةَ فَأَكَلَهَا ثُمَّ قَامَ لِصَلَاتِهِ، فَسَأَلَ رَبَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عِنْدَ وَقْتِ الْأَجَلِ أَنْ يَقْبِضَهُ سَاجِدًا وَأَنْ لَا يَجْعَلَ لِلْأَرْضِ وَلَا لِشَيْءٍ يُفْسِدُهُ عَلَيْهِ سَبِيلًا حَتَّى بَعَثَهُ وَهُوَ سَاجِدٌ قَالَ: فَفَعَلَ فَنَحْنُ نَمُرُّ عَلَيْهِ إِذَا هَبَطْنَا وَإِذَا عَرَجْنَا فَنَجِدُ لَهُ فِي الْعِلْمِ أَنَّهُ يُبْعَثُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُوقَفُ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَيَقُولُ لَهُ الرَّبُّ: أَدْخِلُوا عَبْدِي الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي، فَيَقُولُ: رَبِّ بَلْ بِعَمَلِي، فَيَقُولُ الرَّبُّ: أَدْخِلُوا عَبْدِي الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي، فَيَقُولُ: يَا رَبِّ، بَلْ بِعَمَلِي، فَيَقُولُ الرَّبُّ: أَدْخِلُوا عَبْدِي الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي، فَيَقُولُ: رَبِّ بَلْ بِعَمَلِي، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لِلْمَلَائِكَةِ: قَايِسُوا عَبْدِي بِنِعْمَتِي عَلَيْهِ وَبِعَمَلِهِ فَتُوجَدُ نِعْمَةُ الْبَصَرِ قَدْ أَحَاطَتْ بِعِبَادَةِ خَمْسِ مِائَةِ سَنَةٍ وَبَقِيَتْ نِعْمَةُ الْجَسَدِ فَضْلًا عَلَيْهِ فَيَقُولُ: أَدْخِلُوا عَبْدِي النَّارَ قَالَ: فَيُجَرُّ إِلَى النَّارِ فَيُنَادِي: رَبِّ بِرَحْمَتِكَ أَدْخِلْنِي الْجَنَّةَ، فَيَقُولُ: رُدُّوهُ فَيُوقَفُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَيَقُولُ: يَا عَبْدِي، مَنْ خَلَقَكَ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا؟ فَيَقُولُ: أَنْتَ يَا رَبِّ، فَيَقُولُ: كَانَ ذَلِكَ مِنْ قِبَلِكَ أَوْ بِرَحْمَتِي؟ فَيَقُولُ: بَلْ بِرَحْمَتِكَ. فَيَقُولُ: مَنْ قَوَّاكَ لِعِبَادَةِ خَمْسِ مِائَةِ عَامٍ؟ فَيَقُولُ: أَنْتَ يَا رَبِّ، فَيَقُولُ: مَنْ أَنْزَلَكَ فِي جَبَلٍ وَسَطَ اللُّجَّةِ وَأَخْرَجَ لَكَ الْمَاءَ الْعَذْبَ مِنَ الْمَاءِ الْمَالِحِ وَأَخْرَجَ لَكَ كُلَّ لَيْلَةٍ رُمَّانَةً وَإِنَّمَا تَخْرُجُ مَرَّةً فِي السَّنَةِ، وَسَأَلْتَنِي أَنْ أَقْبِضَكَ سَاجِدًا فَفَعَلْتُ ذَلِكَ بِكَ؟ فَيَقُولُ: أَنْتَ يَا رَبِّ، فَقَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: فَذَلِكَ بِرَحْمَتِي وَبِرَحْمَتِي أُدْخِلُكَ الْجَنَّةَ، أَدْخِلُوا عَبْدِي الْجَنَّةَ فَنِعْمَ الْعَبْدُ كُنْتَ يَا عَبْدِي فَيُدْخِلُهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ، قَالَ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ: إِنَّمَا الْأَشْيَاءُ بِرَحْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى يَا مُحَمَّدُ «هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحُ الْإِسْنَادِ، فَإِنَّ سُلَيْمَانَ بْنَ هَرِمٍ الْعَابِدَ مِنْ زُهَّادِ أَهْلِ الشَّامِ، وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ لَا يَرْوِي عَنِ الْمَجْهُولِينَ."[5]

[التعليق - من تلخيص الذهبي] 7637 - لا والله وسليمان بن هرم غير معتمد
Câbir b. Abdillâh (r.anhümâ) rivayet ediyor ve şöyle diyor: (Bir defasında) Nebi (s.a.v.) bize çıkageldi ve şöyle buyurdu: “Az önce dostum Cibrîl yanımdan çıktı. Dedi ki: ‘Yâ Muhammed! Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, muhakkak ki Allah’ın kullarından bir kulu var. Denizin ortasında genişliği ve uzunluğu otuz zirâ‘ya otuz zira‘ olan bir dağın tepesinde Allah Teâlâ’ya beş yüz sene ibadet etti. Deniz onu, her taraftan dört bin fersah genişliğinde çevrelemişti. Allah Teâlâ, onun için parmak genişliğinde tatlı su akıtan tatlı bir (su) kaynağı çıkardı. (Su) dağın eteğinde toplanıyordu. (Ve yine) bir nar ağacı çıkardı. (O nar ağacı) her gece onun için bir nar çıkarıyor ve günlük yiyecek ihtiyacını karşılıyordu. Akşama erdiği zaman abdestini tazeleyip bu narı alarak yiyor, sonra da namazına kalkıyordu. Rabbi Azze ve Celle’den eceli geldiği zaman secde eder bir halde (ruhunu) kabzetmesini ve kendisini secde eder bir halde (yeniden) diriltinceye kadar ne yeryüzüne ne de başka bir şeye kendisinin bu halini ifsat edecek bir imkân kılmamasını istedi.’ (Cebrail devamla) şöyle dedi: ‘(Allah onun duasını kabul etti ve bunu) yerine getirdi. Biz (melekler) yeryüzüne indiğimiz zaman ona uğrarız. (Cenâb-ı Hakk’ın katına) yükseldiğimiz zaman ise onun hakkında (gaybe ait) bilgide şunu buluruz: Muhakkak ki o, kıyamet günü diriltilir ve Allah Azze ve Celle’nin huzurunda durdurulur. Rab (Teâlâ) onun için: ‘Kulumu cennete, rahmetimle girdiniz.’ buyurur. (O): ‘Ey Rabbim! Bilakis amelimle (cennete girdir)!’ der. Rab (Teâlâ): ‘Kulumu cennete, rahmetimle girdiniz.’ buyurur. (O yine): ‘Ey Rabbim! Bilakis amelimle (cennete girdir)!’ der. Rab (Teâlâ yine): ‘Kulumu cennete, rahmetimle girdiniz.’ buyurur. (O yine): ‘Ey Rabbim! Bilakis amelimle (cennete girdir)!’ der. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle meleklerine: ‘Kulumu, ameli ve benim kendisine verdiğim nimetimle kıyaslayınız.’ buyurur. Bunun üzerine göz nimetinin, beş yüz senelik ibadeti kapsadığı ve beden nimetinin ise kendisine (Allah’ın) fazl(-ı ihsanı) olarak (karşılıksız bir şekilde) kaldığı ortaya çıkar. Bunun üzerine (Allah): ‘Kulumu cehenneme girdirin!’ buyurur.’ (Cebrail devamla) şöyle dedi: ‘(O kul) cehenneme sürüklenince: ‘Rabbim! Rahmetinle beni cennete girdir!’ (diye) nida eder. Bunun üzerine (Allah): ‘Ey kulum! Sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı?’ buyurur. (Kul): ‘Sen yâ Rabbi!’ der. (Allah): ‘Bu senin katından mı yoksa rahmetimden mi?’ buyurur. (Kul): ‘Bilakis senin rahmetindendir!’ der. ‘Sana beş yüz sene ibadet etmek için kim kuvvet verdi?’ buyurur. ‘Sen ey Rabbim!’ der. ‘Seni derin denizin ortasında bir dağa indiren, tuzlu sudan senin için tatlı su çıkaran, (normal şartlarda) senede bir defa çıktığı halde her gece senin için bir nar bitiren, seni secde eder bir halde kabzetmemi istediğin (zaman) bunu senin için yerine getiren kimdir?’ buyurur. ‘Sensin yâ Rabbi!’ der. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: ‘İşte bunlar benim rahmetimledir. Ve Rahmetimle seni cennete girdireceğim. Kulumu cennete girdirin! Ey kulum! Sen ne iyi bir kuldun.’ buyurur ve Allah onu cennete girdirir.’ Cibrîl (a.s.): ‘Yâ Muhammed! Muhakkak (tüm) eşya (işler) Allah Teâlâ’nın rahmetiyledir.’ dedi.” (Hâkim, Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, et-Tevbe Ve’l-İnâbe, 37, c.4, s.278, h.no:7637)
1751 - حَدَّثَنَا خَيْرُ بْنُ عَرَفَةَ الْمِصْرِيُّ، ثنا عُرْوَةُ، ثنا عُبَيْدُ اللهِ بْنُ عَمْرٍو، عَنْ عَبْدِ الْكَرِيمِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَا فِي السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ مَوْضِعُ قَدِمٍ وَلَا شِبْرٍ وَلَا كَفٍّ إِلَّا وَفِيهِ مَلَكٌ قَائِمٌ أَوْ مَلَكٌ رَاكِعٌ أَوْ مَلَكٌ سَاجِدٌ، فَإِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ قَالُوا جَمِيعًا سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَق عِبَادَتِكَ، إِلَّا أَنَّا لَمْ نُشْرِكْ بِكَ شَيْئًا»[6]
Hiç kimse ibadetine güvenmesin. Zira Peygamberimiz (s.a.v.) ne buyuruyor biliyor musunuz? “Yedi gökte, ne bir ayak, ne bir karış, ne de bir avuç içi (kadar) yer yoktur ki, orada kıyam halinde (ibadet eden) bir melek ya da rükû eden bir melek ya da secde eden bir melek bulunmasın. Kıyamet günü olunca ise hep birlikte: ‘Subhâneke mâ abednâke hagga ibâdetike/(Ey Rabbimiz!) Sen (her türlü noksanlıktan) münezzehsin! Sana, layık olduğun hal üzere kulluk edemedik. Yalnız şu var ki bizler sana hiçbir şeyi ortak koşmadık.’ derler.” (Taberânî, Evsat, c.2, s.369, h.no:3568) Mu’cemü’l-Kebîr, 2/184.
222 - (486) حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، حَدَّثَنِي عُبَيْدُ اللهِ بْنُ عُمَرَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ حَبَّانَ، عَنِ الْأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: فَقَدْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةً مِنَ الْفِرَاشِ فَالْتَمَسْتُهُ فَوَقَعَتْ يَدِي عَلَى بَطْنِ قَدَمَيْهِ وَهُوَ فِي الْمَسْجِدِ وَهُمَا مَنْصُوبَتَانِ وَهُوَ يَقُولُ: «اللهُمَّ أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِك»[7]
42- Rükü ve Sücüdda Okunacak Dualar Babı

222- (486) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bi­ze Ebû Üsâme rivayet etti. (Dedi ki): Bana Ubeydullah b. Ömer, Mu-hammed b. Yahya b. Habbân'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş: Bir gece Besû-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'i yataktan kaybettim de kendisini a-raştırdını. Derken elim, secdegâhında iken onun ayaklarının altına doku­nu verdi. Ayakları dikilmiş; kendisi:

— «Allah'ım senin gadabından senin rızana; Azabındanda affına sı­ğınırım! Hem senden sana sığınırım!» Sana karsı senayı bttiremem! Sen kendini nasıl sena ettinse öylecesin!» diyor.[8]


Allah’ın Habibi, ahir zaman Nebisi, bütün insanların ve peygamberlerin en üstünü, Hz. Allah’ı bilme hususunda onun önünde kimsenin olmadığı bir insan dua ederken diyor ki: “…(Allah’ım!) Sana (layık olduğun hal üzere) sena edemem! Sen, zatını nasıl sena ettinse öyle (yüce)sin!” (Müslim, Salât, 42) Acizim diyor. Sen Rabsin, kullar Sen'i takdir edemez, Sen ancak kendi şanındaki gibisin yâ Rabbi!..

Allah’ım şu kalplerimizi, gönüllerimizi imanın halâvetini, itaatin lezzetini, sevgisinin ve yakınlığının güzelliğini tadanlardan etsin inşallah.

Rabbim bizlere, ailelerimize, çoluk-çocuğumuza, komşularımıza, bütün neslimize, tanıdığımız tanımadığımız bütün ümmet-i Muhammed’e bu hidayeti nasip etsin.

* * *

Vallahi Allah’ın azabı çok çetin. Allah (c.c.) bu hâle kimseyi bırakmasın. Ama şunu da unutmayın, Rabbimiz (c.c.) Kur'ân-ı Mecîd'inde haber veriyor: "...O (Habibim) size çok düşkün..." (Bkz., Tevbe sûresi, 9/128) “İstiyorsun ki ümmetinden bir tanesi bile ateşe düşmesin; ama Cennet de benim, Cehennem de benim. ‘Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım’ (Secde sûresi, 32/13)” buyuruyor.

Allah’ım! Peygamberlerin bile kullukta acziyetini itiraf etmişken, biz ne ibadetimizle ne de taatımızla Sen’in kadrini takdir edebiliriz; ama biliyoruz ki Sen’den başka gidecek kapımız yok. Bizi yaratan ve sahibimiz olan Sen’sin güzel Allah’ım. Bütün bu acizliğimizle, bütün bu zelilliğimizle ellerimizi Sana açtık. Bizi yaratan Rabbim! Nihayetsiz güç ve kudretin sahibi olan Rabbim! Bizi bağışla yâ Rabbi! Anne ve babalarımızı bağışla yâ Rabbi. Eş ve çocuklarımızı bağışla ey Allah'ım! Komşularımızı, arkadaşlarımızı bağışla yâ Rabbi! Hidayetlerini artır Allah’ım! Ateşe adım adım giderken halinden bihaber olan ümmet-i Muhammedi ayıktır yâ Rabbi! Kalplerine fütûhât nasip et, hidayet nasip et Allah’ım! Yollarımızı Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yolu kıl yâ Rabbi! Biz ve bütün ümmet-i Muhammedi bağışla yâ Rabbi!

Allâhümme Rabbenâ âtinâ fi’d-dünya haseneten ve fi’l-âhirati haseneten ve gınâ azâbe’n-nâr. Rabbena’ğfirlî velivâlideyye ve lil’mü’minîne yevme yegûmu’l-hisâb.

Allâhümme inneke afuvvun, kerîmun, tuhibbü’l-afve fa’fu annâ.

Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ, ve in lem tağfir lenâ, ve terhamnâ lenekûnenne mine’l-hâsirîn.

Ve selâmun ale’l-murselîn. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Câbir b. ‘Abdullâh (r.’a.)’dan rivâyet edilen yukarıdaki Hadîs-i Şerîf’de, yapılan amellerin Allâh’ın verdiği ni’metlere karşılık gelmeyeceği haber verilmekte-dir. Hadîs’de anlatıldığına göre, geçmiş ümmetler-den, bir kulun yaptığı beş yüz senelik ibâdet, Allâh’ın o kula verdiği ni’metlerden yalnız görme ni’metine karşılık gelir. Vücûdunun diğer âzâları şükürsüz kalır. Kul ise ancak Allâh’ın rahmetiyle cennete girer.[9]




[1] ذكر المزني أن الصلاة قبل الإسراء كانت صلاة قبل طلوع الشمس وصلاة بعد الغروب، وقال ابن سلام: فرض الصلوات الخمس قبل الهجرة بعام، فعلى هذا يحتمل قول عائشة: "فزيد في صلاة الحضر" أي زيد فيها حين أكملت خمسًا، فتكون الزيادة في الركعات وفي عدد الصلوات، ويكون قولها: "فُرضت الصلاة ركعتين" أي: قبل الإسراء.
[2] الحديث مقطوع في السيرة، ومثله لا يكون أصلا في الأحكام الشرعية، ولكنه قد روي مُسندًا إلى زيد بن حارثة -برفعه- غير أن هذا الحديث المسند يدور على عبد الله بن لهِيعَة وقد ضُعِّف ولم يخرج عنه البخاري ومسلم؛ لأنه يقال: إن كتبه احترقت، فكان يحدث من حفظه، وكان مالك بن أنس يحسن فيه القول. وانظر تمام القول في هذا الموضوع في: "الروض الأنف: للسهيلي، من تحقيقنا ج ١ ص:٢٨٤".
[3] İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebî, 1/207; Şeblencî, Nûrü’l-Ebsâr, s. 30; Abdülmecid Hâni, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 39.
[4] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/176-178.
[5] الكتاب: المستدرك على الصحيحين، المؤلف: أبو عبد الله الحاكم محمد بن عبد الله بن محمد بن حمدويه بن نُعيم بن الحكم الضبي، الطهماني النيسابوري المعروف بابن البيع (المتوفى:٤٠٥ هـ)، تحقيق: مصطفى عبد القادر عطا، الناشر: دار الكتب العلمية- يروت، الطبعة: الأولى،١٤١١- ١٩٩٠، عدد الأجزاء: ٤، كتاب التوبة و الإنابة (٤٠)، رقم الحديث:٧٦٣٧، ص: ٤/٢٧٨-٢٧٩.
[6] الكتاب: المعجم الكبير، المؤلف: سليمان بن أحمد بن أيوب بن مطير اللخمي الشامي، أبو القاسم الطبراني (المتوفى: ٣٦٠ هـ)، المحقق: حمدي بن عبد المجيد السلفي، دار النشر: مكتبة ابن تيمية – القاهرة، الطبعة: الثانية، عدد الأجزاء:٢٥، ويشمل القطعة التي نشرها لاحقا المحقق الشيخ حمدي السلفي من المجلد ١٣ (دار الصميعي - الرياض / الطبعة الأولى،١٤١٥ هـ -١٩٩٤ م)،
[7] الكتاب: المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، المؤلف: مسلم بن الحجاج أبو الحسن القشيري النيسابوري (المتوفى: ٢٦١ هـ)، المحقق: محمد فؤاد عبد الباقي، الناشر: دار إحياء التراث العربي – بيروت، عدد الأجزاء: ٥، كتاب صلاة (٦)، رقم الحديث:٢٢٢ (٤٨٦)، ص:٣٠٩؛ ١/٣٥٢.  
[8] Sahîh-ı Müslim, Kitâbü’s-Salat (6), Hadîs no:222 (486), s.309, 1/352.
[9] Hâkim, Müstedrek, 4/250, 251. 18.

23 Ocak 2016 Cumartesi

BELAM İBN BÂÛRA---وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذِى اَتَيْنَاهُ اَيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا

BELAM İBN BÂÛRA

Allah ile Aldatanın Önde Gideni...

Belam bin Baura, Hz. Musa ve Hz. Yuşa  zamanlarında yaşayan, İsm-i Azam duasını bilip, her duası kabul olurken, dünyaya meylettiği için doğru yoldan ayrılan kimse.[1] Hz. Musa zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş olan ilim adamı.[2] Araf suresinin 175-176'ncı ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel'am İbn Baura (veya Bel'am İbn Eber)'nın, İsrâiloğulları'ndan, devler ülkesinden, Yemen diyarından veya Kenan ilinden Allah'ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah'ın ismi a'zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her ne kadar Lût (a.s.)'ın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından Müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.[2][3]  ﴿ وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذِى اَتَيْنَاهُ اَيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ (١٧٥) وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ اَخْلَدَ اِلَىالْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَيهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذَلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاَيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ سُورَةُ اْلاَعْرَافِ ١٧٥-١٧٦.

“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. (175) Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.” A’râf Sûresi, 7/175-176.


Görüldüğü gibi ayette isim, yer ve zaman verilmeyip “karakter” (tipleme) üzerinde duruluyor.

Demek ki bu karakter;
1- Ayetleri çok iyi bildiği halde ilmiyle amel etmeyen
2- Şeytana uyarak azan heva hevesine göre mana veren
3- Güç ve iktidar (dünya) hırsı gözünü kör etmiş
4- Heva ve hevesine kapılmış
5- Köpek tıynetli her “din alimi”dir…[5] Bel'am'la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır: Rivayete göre Mûsa (a.s.), Ken'âniler' in Şam'daki topraklarına girmişti. Bu sırada Bel'am, el-Belkâ köylerinden Bal'â'da bulunuyordu. Ken'âniler'den bazıları Bel'am'ın yanına gelerek: "Ey Bel'am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları'nın başında olduğu halde bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize İsrâiloğulları'nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin. Onları defetmesi için Allah'a duâ et", dediler. Bel'am: "Yazıklar olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü'minler de onunla beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana Allah öğretti" diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda ısrar ettiler.[2]
Bel'am, Allahü tealanın peygamberine karşı beddua edemeyeceğini bildirdiyse de, azgın ve imansız Belka şehri ahalisi bedduada bulunması için daha çok ısrar ettiler. Bel'am bin Baura'ya hediyeler getirip birçok dünyalık vad ettiler. Karısı da; "Eğer bu kavmin topraklarımızdan gitmesi için dua etmezsen senden ayrılacağım!" diye tehditte bulundu. Zalim hükümdar da beddua etmediği takdirde onu idam edeceğini söyleyerek idam sehpası kurdurdu. Bütün bunlar karşısında Bel'am bin Baura'nın gönlünde dünya malına ve servetine karşı meyl belirdi.[1]
Bel'am, eşeğine binerek, İsrâiloğulları'nın çıkmakta olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten sonra hayvan yine çöktü. Bel'am biraz evvelki gibi hareket ettikten sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü. O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihayet eşek, Bel'am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah'ın izni ile konuşarak şöyle dedi: "Ey Bel'am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah elçisi ile mü'minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler." Fakat Bel'am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam etti. Nihayet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ (a.s.)'ın ordusunun ve İsrâiloğulları'nın karşısına götürdü. Bel'am onlara bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları'na beddûa ederken Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce: "Ey Bel'am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları'na hayır duâda, bize bedduâda bulunuyorsun" dediler. O: "Ben bunu kendi ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu" dedi. Bunun üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine: Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan başka çare yoktur..." dedi.[2][6]
 
Allahü tealanın kendisine ihsan ettiği nimetlerin kıymetini bilmeyen, irade-i cüz'iyyesini şeytanın ve kötü insanların istekleri doğrultusunda kullanan Bel'am bin Baura, nefsin ve şeytanın saptırmasıyla, dünya malına ve kadına meylederek yeni hileler peşine düştü ve imansız öldü. Kur'an-ı kerimde A'raf suresinin 175. ve 176. ayet-i kerimelerinde soluyan köpeğe benzetildi. "Onun gibiler köpek gibidir." sözü, dillerde darb-ı mesel kaldı.[1]
Belam bilgisini Allah'a karşı kullanan bir alim olarak sembolleşti. Belam, bilgisini mevcut otorite lehine kullanan kişidir. İlmin namusunu satan alimdir. Havasına tabi olup ilim üzerine sapıtandır. Allah, böylelerini lanetlemiştir.

Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha çok Bel'am'ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, söz konusu âyetlerle anlatılmak istenenin Bel'am olduğu yolundaki rivayetleri ve onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel'am'ın, âyetlerin nüzulüne sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir.[2][7] Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel'am'ın dışında, Ümeyye İbn Ebi's-Salt, er-Râhib Ebu Amr, İsrâiloğulları'ndan duâsı makbul bir kişi, münafık olan her kişi veya yahudi, Hıristiyan ve haniflerden olup da Hakk'tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de rivayetler vardır.[11] Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel'am ve hareketleri itibariyle onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah'ın âyetlerini yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu; Bel'am'la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.[2][8]
Ancak Bel'am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah'ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah'ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.

İnsanları "Allah (c.c.) adını kullanarak"' aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için "Tevhid akîdesini" tahrip eden "Bel'am'ın" etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan güç, "Bel'am"dır.[2]
Peki, her Allah, Kitap, Peygamber diyenin Allah ile aldatan olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bunun bir ölçüsü olmalı değil mi?

Kurân'ın uyarısı… Bunlar din namına halkın parasını tıka basa yerler, altını ve gümüşü yığarlar ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Gerçek ile sahteyi birbirine karıştırırlar. Yapmadıkları şeyi emrederler. Az bir paha karşılığı ayetleri satarlar.[5][9] Hz. İsa'nın İncil'de geçen uyarısı… Bunların dediğini tutun, ama gittiği yoldan gitmeyin. Çünkü ağızlarından güzel sözler çıkar ama onlara ilk uymayan kendileridir. İnsanları dinlerine döndürmek için kıtalar dolaşırlar ama dinlerine döneni de iki kez kafir yaparlar. Tabağın kenarını iyice temizlerler ama tabağın içindekini başkasıyla bölüşmeyi hiç düşünmezler. Tapınaklarda en seçkin yerlere kurulmaya, meydanlarda selamlanmaya bayılırlar. İnsanlara taşınmaz yükler yüklerler, kendileri ise bu yükleri kaldırmak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Hem peygamberlerini öldürürler, hem de anıtlarını dikip üzerinden geçinirler. Muhatabının ağzından çıkacak bir sözle onu tekfir edip din dışı ilan ederek tuzağa düşürmek için fırsat kollarlar. Allah'ın evini “pazar yerine” ve “haydut inine” çevirirler.[5][10]
Demek ki yaşantısına, hayat içindeki duruşuna bakacağız… Mekke'de (muhalefette) nasılsa, Medine'de de (iktidarda) öyle yaşayıp yaşamadığına bakacağız… Servet sığma (tekâsür) grafiğini izleyeceğiz… Allah, Kitap, Peygamber diye diye ne oluyor? “Geride birkaç kap ve bir kitap” mı bırakıyor, yoksa Karun serveti mi? Ona bakacağız. En başta “din” olmak üzere bütün “kamu” davası güdenlere böyle bakacağız. Çeketi ile gelip çeketi ile mi gidiyor? Budur ölçümüz…[5]

Menkıbe

« Ölümle korkutunca Bel'amı o hükümdar,
Dedi ki: (Müsade et şimdi bana bir miktar.

Ben bu gece, bu işi Rabbime arz edeyim.
Ne ilham eder ise, size haber vereyim.)

Oradan avdet etti o gece hanesine.
Rüyada, (Dua etme!) denildi kendisine.

Ertesi gün gelerek, dedi ki: (Ey hükümdar!
Rüyamda dua etme! denildi bana tekrar.)

Lakin gerek hükümdar, gerekse şehir halkı,
Dua etmesi için yaptılar yine baskı.

Başvurdular bu sefer, başkaca çarelere.
Boğdular kendisini pekçok hediyelere.

Servetler vadedince Bel'am-ı Baura'ya,
O zaman döndü kalbi, meyletti bu dünyaya.

Görünce bir arada bu kadar çok serveti,
Kapladı kendisini para mal muhabbeti.

Dedi ki: (İzin verin, arz edeyim Rabbime.
Yarın ifa ederim, ne gelirse kalbime.)

Ve lakin hiçbir ilham gelmeyince, bu defa,
Dediler ki: (Ey Bel'am, ahdini eyle ifa.)

Servet vaadlerini görünce o bu kadar,
Onlara dua için, malesef verdi karar.

O şehrin haricinde vardı bir Husban dağı.
Gidip, o dağ başında yapacaktı duayı.

Merkebine binerek, o dağa oldu revan.
Ve lakin çöktü yere, yürümedi o hayvan.

İndi ve kaldırmaya uğraştıysa da biraz,
Hayvan dile gelerek, eyledi onu ikaz:

(Ey Bel'am, sen o dağa ne için gideceksin?
Peygamber aleyhine dua mı edeceksin?

Bak, melekler önüme çıkıyor şimdi benim.
Bana, gitme diyorlar, ben nasıl yürüyeyim?)

Bel'am, geri dönmeye karar vermişti, fakat,
Şeytan, insan şeklinde oldu ona musallat.

Dedi: (Merkep sözüyle dönülür mü hiç geri?
Şeytandır öyle diyen, dönme, yürü ileri.

Eğer dua edersen, çok artar itibarın.
İmana çağırırsın böylece halkı yarın.

Belki de Rabbin sana verecek peygamberlik.
Bu kadar servetler de, senin olur üstelik.)

Bu sözlere aldanıp, gittiyse de o yere,
Gadab-ı ilahiye uğradı birden bire.

Dili göğsüne sarkıp, hali oldu fecaat.
Gadaba geldiğini anlayıp etti feryat.

Dedi: (Gitti elimden dünyam ve ahiretim.
Böyle olduktan sonra, neye yarar servetim?)

Birazcık meyl etmesi bu dünya servetine,
Sebep oldu Bel'amın sonsuz felaketine.

Yuşa aleyhisselam, ordusuyla gelerek,
Bu Belka şehrini de, fethetti harb ederek.

O zalim hükümdarla Bel'am-ı Baura'yı,
Öldürüp, ülkesine katmış oldu burayı.»
[12]

Kaynak ve Dipnotlar

[1] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Bel'am bin Baura" maddesi, İst. 1994.
[2] Şamil İslam Ansiklopedisi, "Belam ibn Baura" maddesi.
[3] Taberî, Tefsiru't-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, "Bel'âm İbn Baura" Mad.
[4] Araf, 7/175-176.
[5] www.diniyazilar.com/dy/oku/1643/allah-ile-aldatanin-onde-gideni.htm
[6] Taberi, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbni Kesir, e!Bidâye ve'n-Nihâye, Riyad 1966, I, 322 vd.
[7] Kâsımî, Mehâsinü't-Te'vil, VII, 2906.
[8] D.B. Macdonald, İA, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara 1979, s. 242). Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade değişiklikleri hariç- Kitab-ı Mukaddes'te geçen bilgilerin tamamen aynısıdır. (Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25; XXII, 16; Yeşu XXIV, 9.
[9] Tövbe; 9/34, Bakara; 2/41-44.
[10] Markos; 11-15-17, Luka; 11-37-83.
[11] Taberi, a.g.e, IX,119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut 1366/1947, II, 78; Mes'üdî, Mürûcü z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir, a.g.e., I, 322.
[12] www.siirlerlemenkibeler.com/siirmenkibe/03peygamberler/251/1 (275).htm