13 Haziran 2012 Çarşamba

Mİ’RÂC KANDİLİ VE VUKÛ' BULAN İLÂHÎ HÂLLER


RECEB-İ ŞERÎF’İN  YİRMİ YEDİNCİ GECESİ Mİ’RÂC KANDİLİ’DİR...
 

Mİ’RÂC KANDİLİ


 ٨ سُبْحَانَ الَّذ۪ىٓ اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَاالَّذ۪ى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَالسَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ٧ [سورة الاسرآء:١٧/١]

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresini bereket-lendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh’ın şanı yûcedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[1]

﴿ عَلَّمَهُ۫ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ﴿٥﴾ ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ ﴿٦﴾ وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ ﴿٧﴾ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ﴿٨﴾ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ﴿٩﴾ فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَآ اَوْحٰىۜ ﴿١٠﴾ مَا كَذَبَ الْفُؤَ۫ادُ مَا رَاٰى ﴿١١﴾ اَفَتُمَارُونَهُ۫ عَلٰى مَا يَرٰى ﴿١٢﴾ وَلَقَدْ رَاٰهُ۬ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ﴿١٣﴾ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ﴿١٤﴾ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰىۜ ﴿١٥﴾ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ﴿١٦﴾ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ﴿١٧﴾ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ﴿١٨﴾ ﴾ [سورة النجم:۵۳/۵­-۱۸]

5,6,7. (Kur’ân’ı) ona, üstün güçlere sâhib, muhteşem görünümlü (Cebrâîl)öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu.

8.       Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.

9.       (Peygambere olan mesâfesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.

10.     Böylece Allâh kuluna vahyedeceğini vahyetti.

11.     Kalb, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.

12.     (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?

13.     Andolsun ki, o, Cebrâîl’i bir başka inişte daha (aslî sûretiyle) görmüştü.

14.     Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında.

15.     Me’vâ cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.

16.     O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.

17.     Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu)aşmadı.[2]

18.     Andolsun, o, Rabbinin en büyük alâmetlerinden bir kısmını gördü.[3]


إِنَّ مِمَّا اَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ اُولٰى: إِذَا لَمْ تَسْتَحْ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ.

Peygamberimiz (s.a.v.): “İnsanlığın ilk nübüvvetten aldığı öğüt şudur: “Eğer hayân yoksa git dilediğini yap.”[4]Buyurmuştur.

Mİ’RÂC-DA HZ. PETGAMBERİMİZ (ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’E VERİLEN HEDİYELER

1-    BAKARA SÛRESİNİN SON İKİ ÂYET-İ KERÎMESİ

2-    BEŞ VAKÎT NAMAZ

3-    ŞİRK HÂRİÇ ÜMMET-İ MUHAMMED’İN AFFI

Bunları inceleyelim…

Mİ’RÂC-DA VUKÛ BULAN HÂDİSELER

Mİ’RÂC-DA ETTEHIYYÂTÜ’NÜN (TEŞEHHÜD’ÜN)  OKUNMASI

 
Teşehhüd duâsı Rasûlüllâh (s.a.v.)’ın Mi’râc hadîsesinin Cenâb-ı Hakk’la mülâkat sahnesini aksettirir. Şöyle ki: Fahr-i Kâinât, ubudiyet dâiresinin Rubûbiyet dâiresindeki halktan Hakk’a bir elçi olarak Kurbiyet-i İlâhiyyeye mazhâr olunca, temsîl ettiği ibâdullah adına Cenâb-ı Hakk’a bir nev’î selâm olarak hitâbda bulunuyor:
أَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ،

“Bütün duâlar ve övgüler (veyâ bütün mülkler) bedenî ve mâlî ibâdetler, Yûce Allâh’a mahsûsdur. Bunlara başkaları hak kazanamaz.”      

“Tahiyyât, tayyibât ve salavât Allâh içindir.” Cenâb-ı Hakk, huzûruna gelip selâm (ve hediye) makâmında Habîb-i Kibriyâsının sunduğu bu hitâba şöyle cevâb verir: Cenâb-ı Zü’l-Celâl ve-tegaddes Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’ in bu hamd’ine karşılık vermiş;

أَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وبَرَكَاتُهُ،

“Selâm da, Yûce Allâh’ın rahmet ve bereketi de Ey Şanlı Peygamber! Sana âittir.” “Ey Nebi, selâm, Allâh’ın rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun!”

Tekrâr Peygamberimiz (s.a.v.); rahmet ve bereketin yalnız kendine değil, bütün peygamberlere, meleklere ve sâlih kullara da ulaşması için:

أَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِح۪ينَ،

“Selâm hem bizlere, hem de Yûce Allâh’ın sâlih Kullarına (Peygamberlere, meleklere ve iyi kulların üzerine) olsun.”

Diyerek Yûce Allâh’ın rahmet ve bereketini genellemiştir.

Hakk ile halkın temsîlcisi arasında cereyân eden bu mükâlemeye şâhîd olan Cebrâil (Aleyhi’s-Selâm) şahâdetini beyân eder:

أَشْهَدُ أَنْ لاَإِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمّداً رَسُولُ اللّٰهِ.

“Şahâdet ederim ki, (kesinlikle inanırım ki) Yûce Allâh’dan başka gerçek ma’bûd yoktur. Yine şahâdet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) Yûce Allâh’ın kulu ve Peygamberidir.” Buyurmuşlardır.

Bir rivâyette “Allâh’ın sâlih kulları” ibâresinden sonra şöyle denmiştir: “Siz bu teşehhüdü yaptınız mı semâ ve arzdaki bütün sâlih kullara selâm vermiş olursunuz.”[5]

Şu halde, mü’minin mi’râcı olarak tavsîf edilen namazdaki teşehhüd, rûhen ve kalben hüşyâr[6] olan mü’minlere, günde beş vakit, Rasûlüllâh’ın kulluk hayâtındaki en zirve, en müntehâ makâm olan Mi’râc safhasını yaşatmaktadır.[7]

*** --- Müslümanlar, her Tahıyyatta (oturuluşta) bu manzarayı hatırlar ve Mi’râc-a yükselmiş olur.

Yaşayamayacağı bir hususu anlaması mümkün olamaz. Akıl onu idrakten acizdir.

Nitekim İran şâiri şöyle der:

“Kıssa-i bî-reng-i mira ez men-i bî-dil nepürs,

Katre deryâ geşt ü Peygamber nemîdânem çi şud.

“Renk âlemînden sıyrılmış olan mi’râc kıssasını ben bî dile sorma,

Katre iken deryâ oldum, bilmem ki, Peygamber ne oldu?”

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-Celâl
Bikemukeyf ona gösterdi cemal
Bir fezâ oldu o demde rûnümâ
Ne mekân var anda ne arz-u semâ
Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal
Akl ü fikr etmez o hâli fehmü hal:
Âşikâre gördü Rabbü’l İzzeti
Âhırette öyle görür ümmeti
Gel habîbim sâna aşık olmuşam
Cümle halkı sâna bende kılmışam
Her birisinden geçerken îlerû
Emr olundu Yâ Muhammed gel berû
Merhaben bik yâ Muhammed dediler
Ey şefâat kâni Ahmed dediler
Yürü kim meydan senindir bu gece
Sohbeti sultan seninidir bu gece
Ermedi evvel gelen bu devlete
Kimse layık olmadı bu rif’ate:
Ne murâdın vâr ise kılam revâ
Eyleyem bir derde bin türlü devâ
Ümmetini sanâ verdim ey Habib
Cennetimi anlara kıldım nasib
Zâtıma mir’at edindim zâtını
Bîle yazdım âdım ile âdını
Sen ki mi’râc eyleyûb etdin niyâz
Ümmetin mîrâcını kıldım namâz
Her kaçan kim bu namazı kılalar,
Cümle gök ehli savabın bulalar
Çünkü her türlü ibâdet bundadır,
Hakka kurbiyyetle vuslat bundadır
Sıdk ile beş vakit olundukça eda,
Elli vaktin ecrin eyler hak ata.
Dediler: “Ey Kıble-i İslâmü dîn
Kutlu olsun sâna mîrâc-i Güzîn
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn ve erseltehû rahmetel lil âlemîn.

BAKARA SÛRESİNİN SON İKİ ÂYET-İ KERÎMESİ (ÂMENE’R-RASÛLÜ)

Bakara sûresinin sonundaki iki âyet halkımızca Âmene’r-Rasûl diye adlandırılan aşr-ı şerîf’dir. Rasûlüllâh (s.a.v.)’a Mi’râc esnâsında vahyedilmiştir. Cenâb-ı Peygamber Mi’râc sırasında Rabbü’l-Âlemîn’e ümmetinin tahiyyât, tesbihât ve salâvât nevinden ibâdetlerini hediye olarak takdim etmiş, mukâbilinde de Rabbü’l-Âlemîn’den ümmetine hedâya olarak bu iki âyeti getirmiştir. Onlarda mü’minler için öyle müjdeler ifâde edilmiştir. Hakîkaten, Mi’râc gibi Arşı A’la’yı aşıp Kurbiyet-i İlâhiyeye ulaşan muhteşem bir seyahatin muazzam yolcusu Rahmeten lil-âlemîn olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Fahr-i Kâinat olma makâmına layık, günâhkâr ve hatâkâr kullara Rabbü’l-Âlemîn’den olmaya elyak[8] misilsiz bir hediye olmuştur:

ü  Tâkâtlarının dışında sorumluluk yoktur!
ü  Unutarak, kasıdsız olarak yaptığı hatalarda sorumluluk yoktur!

Rasûlüllâh (s.a.v.) bu iki âyetin “cennet hazînelerinden”, “Arş-ı Âzam’ın altında bulunan hazine”den alınmış olduğunu belirtmiştir. Âyetler meâlen şöyledir:

بسم الله الرحمن الرحيم.

﴿ اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿٢٨٥﴾ لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَااكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَس۪ينَآ اَوْ اَخْطَاْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَآ اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٨٦﴾ ﴾ [سورة البقرة:٢/۲۸۵-۲۸٦]

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. (O, Rahmân ve O, Rahîm olan Allâh (c.c.)’ın adıyla).

“O Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene imân etti, müminler de. Onlardan her biri, Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine inandı. “Onun (Allâh’ın) peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız), dinledik (kabûl ettik, emrine) itaat ettik. Ey Rabimiz, mağfiretini (isteriz). Son varışımız ancâk sanadır” dediler. Allâh hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi fâidesine, yaptığı (şer de) kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz unuttuk yahut yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme. Ey Rabbimiz, bizden evvelki (ümmet)lere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, tâkat getiremeyeceğimizi bize taşıtma. Bizden (sâdır) olan (günâhları)sil, bağışla, bize mağfiret et, bizi esirge. Sen Mevla’mızsın bizim. Artık kâfîrler gürûhuna karşı da bize yardım et”[9]

Önceki âyet îmân esâslarını ve mü’minin edebini beyân ederken, son âyet, Cenâb-ı Hakk’ın mü’mine olan başlıca lütûflarını sayıyor. Rabbimizin lütûfları, kulun duâ ve talebi üslûbunda sayılmaktadır, toplam yedi tânedir. Yâni yedi aded Lûtf-i Rabbânî’dir. Zîrâ vermek istemeseydi istemek vermezdi![10]

Buhârî şârihi Aynî, “Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi yükleme” âyetinin mânâsı yedi farklı şekilde anlaşılmıştır der ve kaydeder:

1-   Ya Rabbi! Bize,  tâkat getiremeyeceğimiz meşakkatli emirlerde bulunma.

2-   Bize azâb verme.

3-   Bizi içimizden geçen vesveseler sebebiyle cezâlandırıp azâb etme.

4-   Bize kuvvetli şehvet verme, çünkü bu, ateşe gitmemize sebeb olur.

5-   Bize, tâkat getiremeyeceğimiz aşk ve muhabbet yükleme.

6-   Bizi düşmanların şamatasından koru.

7-   Bizi tefrikaya düşürme.

Bir kısım âlimler,  bu son âyetin mü’minlere duâ öğrettiğini binaenaleyh, her mü’minin bunu ezberleyerek duâ makâmında okuması gerektiğini söylemiştir.[11]

ÖNCEKİ ÜMMETLERE YÜKLENEN AĞIR YÜKLER (=TEKLÎFLER) HAFİFLETİLMİŞTİR.

 

Önceki ümmetlere yüklenen ağır yükler (=teklîfler) den bâzıları şunlardır:

1-     Tevbelerinin kabûlü için kendilerini öldürmeleri, (=Nefsin katledilmesi)[12]

2-      Günâh işleyen uzuvlarını kesmeleri,

3-      Elbiseleri­nin pislenen yerlerini kesmelerinin emredilmesi,

4-     Sudan başka bir şeyle temizlenmemeleri, (Temizlik için necâset bulaşan yer kesilip atılırdı.)[13]

5-      Günde ve gecede 50 vakît namaz kılmaları,

6-      Mescidden başka bir yerde namazlarının kabûl edilmemesi,

7-      Oruç tutan kişinin uyuduktan sonra yemek yemesinin harâm olması,

8-      Günâhları sebebiyle bâzı rızıkların kendilerine harâm oluşu,

9-      Mallarının dörtte birinin zekât olarak verilmesi,[14]

10-  Gece işlenen günâhın sabahleyin kapıda yazılması gibi nice zorluklardır.

Bütün bu zorluk, teklîf ve yükler de bu Ümmet-i Muhammed’den kaldırılmıştır.[15]

İbn-i Abbâs ve İbn-i Cüreyc (r.anhüm)’den nakledildiğine göre, evvelki ümmetlere yüklenen bu yükten murâd: Onların, maymuna ve hınzıra döndürülmeleridir.[16] Bu gibi cezâlar da bu ümmetten kaldırılmıştır. Nitekim:

رُفِعَ عَنْ أُمَّتِى الْخَسْفُ وَالْمَسْخُ، ضالْغَرَقُ.

Bir Hadîs-i Şerîf’de şöyle buyurulmuştur: --- “Ümmetimden (geçmiş ümmetlerde olduğu gibi toplu hâlde) Hasf (yere batmak), Mesh (sûretin hayvan sûretine döndürülmesi)ve Gark (suda boğulmak) kaldırılmıştır.”[17]

YİNE Mİ’RÂC DA

MÂŞITA ANNEMİZ’İN KABRİNİN KOKUSU

1 --- Übey İbnu Ka’b (r.a.)’ın anlattığına göre: “Rasûlüllâh (s.a.v.) Mi’râc gecesinde çok hoş bir koku hissetti.

--- “Ey Cibrîl bu güzel koku nedir?” diye sordu.

O da anlattı: --- “Bu mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir: Hızır (Aleyhi’s-Selâm), Benî İsrâîl’in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergâhında manastırda oturan bir râhib vardı. Hızır oradan geçtikçe râhib önüne çıkar, İslâm’ı öğretirdi. Hızır buluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâm’ı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi hususunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı.

Aradan zaman geçince babası, Hızır’ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslâm’ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşâ etti. (Böylece onun İslâm’ı yaydığı ortaya çıktı.) Bunun üzerine Hızır oradan kaçtı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler.

Bunlardan biri Hızır’ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşâ etti ve: --- “Ben Hızır’ı gördüm!” dedi.

Ona: --- “Seninle berâber onu başka kim gördü?” denildi.

O: --- “Falan kimse!” dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dîninde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam, öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun’un kızının başını tararken tarak elinden düştü.

Kadıncağız: --- “Firavun helâk olsun!” dedi.

Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Fir’avun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler.

O zaman Fir’avun: --- “Öyleyse sizi öldüreceğim!” dedi.

Karı-koca: --- “Bu, tarafınızdan bize bir ihsân olur!” diye merdâne cevâb verdiler ve: “Madem öldüreceksin hiç olsun bizi bir kabre koy!” dediler. O da öyle yaptı.

Rasûlüllâh (s.a.v.), Mi’râc-da iken güzel bir koku duydu, Cibrîl (Aleyhi’s-Selâm)’a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı.”[19]

2 --- Enes İbnu Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Mi’râc gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm: “Sadaka on misliyle mükâfatlandırılacaktır. Ödünç para onsekiz misliyle mükâfatlandırıla-caktır.”

Ben: --- “Ey Cibrîl! Ödünç verilen şey ne sebeple sadakadan daha üstün oluyor?” diye sordum.

--- “Çünkü dedi, dilenci (çoğu kere) yanında para olduğu halde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talebde bulunur.”[20]

3 --- Hz. Peygamberimiz (aleyhi’s-salât-ü ve’s-selâm)’e: --- “Başları taşlarla vurularak ezilen, eski halini aldıkça da tekrar ezilmek sûretiyle azâb edilmekte olan toplulukların yanından geçti ve:

--- “ Bunlar kimdir ey Cebrâîl ?” diye sordu. 

Cebrâîl (a.s.): --- “Bunlar kendilerine farz kılınan namazları ifa etmekte tembellik edenlerdir.” Cevâbını verdi.

4 --- Ön ve arkalarında suçlarını bildiren yaftalar asılı bulunan, koyunların ot yedikleri gibi yayılan ve zehirli kurumuş diken ve zakkum ile cehennemin kızdırılmış taşlarını yiyen kimseler şeklinde topluluk gösterildi.Hz. Muhammed (aleyhi’s-salât-ü ve’s-selâm),  Cebrâîl (a.s.)’e: --- “Bunlar kim ey Cebrâîl ?” diye sordu.

Cebrâîl (a.s.)’da: --- “Bunlar mallarının farz kılınan zekatlarını vermeyenlerdir.” Dedi.

5 --- Önlerinde etlerin en güzelinden nefis bir şekilde pişirilmiş, tertemiz tencerelerin içerisinde, leziz etler konmuş; yanına da çok pis kaplara çiğ ve kokmuş etler konmuş; temiz ve lezîz etler dururken pis tencerelerdeki kokmuş etleri yiyen kalabalığın yanından geçerken, bunların kim olduklarını Cebrâîl (a.s.)’a sordu:

Cebrâîl (a.s.) da: --- “Bunların her biri senin ümmetinden iken yanı başında nikâhlı hanımı bulunduğu halde onu bırakarak namus ve iffetten mahrûm kadınla zinâ etmiş,  o pis kadının yanında sabahlamış. Bu topluluktaki kadınlardan her biri de, yanı başındaki nâmuslu ve iffetli eşi dururken onu bırakmış, nâmus ve iffetten mahrûm yabancı erkeğin yanına giderek onunla sabahlamış olan kadınlardır.”

6 --- Kan hâlinde akmakta olan bir nehir içinde yüzen ve cehennem taşlarını yutmakta olan bir kişi gösterildi. Cebrâîl (a.s.)’a bunun kim olduğunu sordu:

Cebrâîl (a.s.)’da: --- “Bunun fâiz yiyen olduğunu söyledi.”

7 --- Demir makaslarla dudakları kırpılan, kırpıldıkça da eski hâline dönen, dudakları tekrâr kırpılmak sûretiyle azâb edilen kimseler gösterildi. Bunların kim olduğunu sordu:

Cebrâîl (a.s.)’da: --- “Bunlar ümmetinden yapmadıklarını söyleyen ve söylediklerini yapmayan, fitneyi körükleyen hatibler olduklarını” söyledi.          

8 --- İri bir öküzün bir inden çıkarak tekrâr dönmek istediğini, ama dönemediğini görünce;

--- “Ya Cebrâîl! Bu durum nedir ?” diye sordu.

Cebrâîl (a.s.): --- “Ümmetinden müstehcen konuşanların söylemiş oldukları kötü sözden mahcûb olup kurtulmak istediği halde kurtulamayan kişilerin durumudur.”  Dedi.



[1] Kütüb-i Sitte, 6/333.
[2] Âyette Hz. Peygamber’in Cebrail’i gördüğü anda bakışlarının onda sabitleştiği, başka bir şeye bakamadığı anlatılmaktadır.
[3] Necm Sûresi, 53/5-18.
[4] Kütüb-i Sitte, 8/471.
[5] Hüşyâr: Uyanık, akıllı, zekî. Ayık. Uslu.
[6] Münteha: Son, en son derece, en son yer, nihâyet.
[7] Kütüb-i Sitte, 8/474-475, Rahmetü’n-Mine’r-Rahmân, II, s. 527-528; Kara  Davud, s. 324-325. Elyak: Daha münâsib, Daha lâyık.
[8] Bakara Sûresi, 2/285-286.
[9] Bakara Sûresi, 2/285-286, Kütüb-i Sitte, 3/252-253
[10] Kütüb-i Sitte, 3/350
[11] Kütüb-i Sitte 13/78
[12] Kütüb-i Sitte 13/78
[13] Kütüb-i Sitte 13/78
[14] Rûhu’l-Furkân 3/281-283
[15] Rûhu’l-Furkân 3/284, (Dürrü’l-Mensûr 2/135.)
[16] Rûhu’l-Furkân 3/284, (Tefsîr-i Kebîr:2/579.)
[17] Kütüb-i Sitte, 17/544-545
[19] Kütüb-i Sitte, 17/292
[20] Kütüb-i Sitte, 7/117-118

12 Haziran 2012 Salı

KOLAY DOĞUM YAPMAK İÇİN DUÂ


DOĞUMU KOLAYLAŞTIRMA DUÂSI


بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴿١﴾

﴿ أَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٢﴾ أَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ﴿٣﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ﴿٤﴾ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿٤﴾ إِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿٦﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَاالضَّٓالّ۪ينَ ﴿٧﴾ ﴾

[سورة الفاتحة:١/١-٧]

FÂTİHÂ SÛRESİ



“Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm.(1)Hamd[1],Âlemlerin Rabbi[2],Rahmân[3], Rahîm[4],hesap ve cezâ günü-nün (âhıret gününün) mâliki Allâh’a mahsûstur.” (2-4)“(Allâhım!) Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (5)“Bizi doğru yola, kendilerine ni’met verdiklerinin yoluna ilet; gazâba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” (6-7)[5]



بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ.

﴿ أَللّٰهُ لٰٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۚ اَلْحَىُّ الْقَيُّومُۚ  لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۜ مَنْ ذَاالَّذ۪ى يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ إِلَّا بِـإِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ إِلَّا بِمَا شَآءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظ۪يمُ.﴾

[سورة البقرة:٢/٢٥٥]

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. (O, Rahmân ve O, Rahîm olan Allâh (c.c.)’ın adıyla).



ÂYET-EL KÜRSÎ

“Allâh, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur.[6] O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?[7] O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.”[8]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ.

﴿ قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌۚ ﴿١﴾ أَللّٰهُ الصَّمَدُۚ ﴿٢﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ ﴿٣﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ ﴿٤﴾﴾

[سورة الإحلاص:١١٢/١-٤]

İHLÂS SÛRE-İ CELÎLESİ’NİN MÂNÂSI

“De ki: “O, Allâh’tır, bir tektir.” (1) “Allâh Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)” (2) “O’ndan çocuk olmamıştır. (Kimsenin babası değildir.)Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).” (3) “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”(4)[9]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ.

﴿ قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِۙ ﴿١﴾ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَۙ ﴿٢﴾ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَۙ ﴿٣﴾وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِۙ ﴿٤﴾ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ ﴿٥﴾ ﴾ [سورة الفلق:١١٣/١-٥]

FELAK SÛRE-İ CELÎLESİ’NİN MÂNÂSI

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. (O, Rahmân ve O, Rahîm olan Allâh (c.c.)’ın adıyla). “De ki: “Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.”(1-5)[10]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ.

﴿ قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ ﴿١﴾ مَلِكِ النَّاسِۙ ﴿٢﴾ إِلٰهِ النَّاسِۙ ﴿٣﴾ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ ﴿٤﴾ أَلَّذ۪ى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ النَّاسِۙ ﴿٥﴾ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ﴿٦﴾﴾

[سورة الناس:١١٤/١-٦]

NÂS SÛRE-İ CELÎLESİ’NİN MÂNÂSI

“De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsî vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.”(1-6)[11]

Doğum yapacak hanımın sıhhat ve kolaylıkla doğumunu yapması niyetiyle, önce Âyete’l-Kürsî okunur, sonra Felâk ve Nâs Sûreleri okunur. Bunlardan sonra da şu âyet okunur:



﴿ إِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَـوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ۫ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِه۪ٓۜ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٥٤﴾  أُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ ﴿٥٥﴾ وَلَا تُفْسِدُوا فِى الْاَرْضِ بَعْدَ إِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًاۜ إِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٥٦﴾ ﴾

[سورة الأعراف:٧/٥٤-٥٦]

OKUNUŞU: “İnne rabbekümü’l-lâhü’l-lezî halega’s-semâvât-i ve’l-erza fî sitteti eyyâmin sümme’s-tevâ ‘alel ‘Arşi yuğşi’l-leyle’n- nehâra yetlübühû hasîsev ve’ş-şemse ve’l-gamera ve’n-nücûme müsehharâtim bi emrih, elâ lehü’l-halgu vel emru tebârakellâhü rabbül ‘âlemîn.” (54) “Üd’û Rabbeküm tezarru’an ve hufyeten, innehû lâ yühıbbü’l-mü’tedîn.” (55) “Velâ tüfsidû fi’l-erzı be’de islâhı hê vedûhü havfen ve dame’an, İnne rahmetellâh-i garîbü’m-mine’l-mühsinîn.” (56)

ANLAMI: “Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allâh’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi olan Allâh’ın şanı yûcedir.” (54) “Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (55) “         Düzene sokul-duktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allâh’a (azâbından) korkarak ve (rahmetini) umarak duâ edin. Şüphesiz, Allâh’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.”[12]

BİR BAŞKA DUÂ

"بِسْمِكَ اللّٰهُمَّ أُنْشِدُكُمْ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ بِاللّٰهِ الْفَر۪يدِ الدَّافِعِ الْوَاف۪ي أَنْ تَتْرُكُوا حَامِلَ كِتَاب۪ي هٰذَا -فُلَانُ ابْنُ فُلَانْ، أَوْ فُلَانَةَ بِنْتِ فُلَانٍ-، بِسْمِ اللّٰهِ وَأَلْقَتْ مَا ف۪يهَا وَتَخَلَّتْ وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ، أٰهِيًّا شَرَاهِيًا، بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ، يَا خَالِقَ النَّفْسِ مِنَ النَّفْسِ وَيَا مُخْلِصَ النَّفْسِ مِنَ النَّفْسِ وَيَا مُخْرِجَ النَّفْسِ مِنَ النَّفْسِ."

OKUNUŞU: “Bismike’l-lâhümme ünşidüküm, yâ me’şeral cinni billâh-i ferîdi’d-dâfi’ıl vâfî, en tetrukû hâmile kitâbî hâzâ -fülânübnü fülân ev fülânete binti fülân-   Bismillâh-i ve elgat mâ fî-hâ ve tehallet ve ezinet li rabbihâ ve huggat, âhiyyen şerâhiyyen. Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm, Yâ hâliga’n-nefsi minennefsi ve Yâ muhlise’n-nefsi mine’n-nefsi ve yâ mührice’n-nefsi mine’n-nefsi.”

Bu duâların tecrübeleri de yapılmıştır. Bu duâ doğum sancısı başlayan kadının üzerine okunur. Veyâ bir kâğıda yazılıp suyu içirilir. Kırmızı yazılı yere doğum yapanın ismi söylenir veyâ yazılır.

        

Sağlam îtikatla yapılınca Cenâb-ı Hakk -inşâallâhü’r-Rahmân- yardım eder.

Irâk İbn-i Hâlid (rahımehüllâh) şöyle anlatmıştır:

“Ben İbrâhîm İbn-i Vesîme en-Nasrî'yi, Osman İbn-i Muhammed el-Karî'ye şöyle derken işittim: “Kendileri sâyesinde Allâh'ın deliliği def ettiği Âyetler ki, her gün onlara devam et de hissettiğin şeyler senden gidiversin!”

Bunun üzerine o: “Onlar hangi Âyetlerdir!” diye sorunca o:

“Sizin İlâhınız tek bir İlâh'tır!..” (Bakara sûresî:163) Âyeti, Âyetü’l-Kürsî, Bakara Sûresi’nin sonu; Amenerrasûlü’den sonuna kadar, A'râf Sûresi’nin üç Âyeti (54-56), bir de Haşr Sûresi’nin sonu (ndan üç Âyeti)! Bize ulaşan rivâyete göre; bu Âyetler Arş’ın köşelerinde yazılıdırlar.” dedi. Osman İbn-i Muhammed de bunlara devam ederek iyileşti.

İbrâhîm İbn-i Vesîme şöyle derdi: “Korku ve akıl bozukluğuna karşı çocuklarınız için bunları yaz (ıp, üzerlerine as) ın!..” [13]

Sa’d İbn-i İshâk İbn-i Kâ’b İbn-i Ucre (r.anhüm) şöyle demiştir: “(A'râf Sûresi’nin 64.Âyeti) bu âyet inince, kendilerinin Araplardan olduğu tahmin edilen büyük bir kafileyle karşılaşıldı da onlara: “Siz kimsiniz? Diye soruldu. Onlar: “Biz cinlerdeniz, artık Medine’den çıktık, bizi bu Âyet çıkardı!” dediler.”[14]

Ubeyd İbn-i Ebî Merzûk (rahımehüllâh) şöyle demiştir: “Her kim uyurken (A'râf Sûresi’nin 64.Âyeti) bu Âyeti (peşindeki iki Âyetle birlikte) okursa, sabaha kadar bir melek onun üzerine kanat gerer ve bir şeyi çalınmaktan afiyete erdirilir!”[15]

Ömer İbn-i Abdilazîz’in arkadaşı Muhammed İbn-i Kays (r.anhümâ) şöyle anlatmıştır: “Medîne ehlinden biri hastalanmıştı, arkadaşlarından bir topluluk onu ziyarete gelmişti ki, içlerinden biri bu Âyeti (peşindeki iki Ââyet’le birlikte) okudu. O adam konuşamaz (ve kımıldayamaz bir) haldeyken kımıldandı, sonra oturdu, daha sonra secdeye kapandı ve secdesi o gün secde ettiği saatten itibaren ertesi günkü o saate kadar bir gün bir gece sürdü. Âilesi ona: ‘Sana afiyet veren Allâh'a hamdolsun!’ deyince o: ‘Canımı almak üzere bir melek bana gönderilmişti, arkadaşınız okuduğu o Âyeti kıraat edince melek secdeye kapandı, ben de onun secdesiyle secdeye vardım, işte şu (vakit), onun başım kaldırdığı andır (ki, ben de anca kalktım)!’ dedi, sonra yanına düşerek vefat etti.”[16]

İmâm-ı Yâfi’î (k.s.) nun “ed-Dürru’n-Nazîm fî Havâssi'l-Kur’âni’l-Azîm” isimli eserinde zikredildiğine göre; --- “Her kim bu Âyet-i Kerîme’yi yatacağı zaman okursa, Allâh-ü Te’âlâ onu İblîs’ten ve ordularından korur, onu yüz felcinden ve vücut felcinden muhafaza eder.”[17]

Şeyh Mâülayneyn (rahımehüllâh)’a ait “Na’tü'l-Bidâyât ve Tavsîfü’n-Nihâyât” isimli eserde zikredildiğine göre; “Her kim bir düşmandan veya zâlimden korkar da, bu Âyetler’i (A'râf Sûresi’nin üç Âyeti (54-56) okursa, Allâh-ü Te’âlâ onu ondan korur, zararını ve hilesini ondan defeder. Kendisine cin musallat olan kişi bu Âyet-i Kerîmeler’i okursa, o cin ona bir kötülük isabet ettirme imkânı bulamaz. Bu hususta Hadîs-i Şerîf vârid olmuştur.

Bu Âyetler’i za’ferânla yazıp üzerine asan kişi, yırtıcı hayvanlardan, insanların hilesinden, gözden ve kalp ağrısından emîn olur, sürekli Allâh'ın korumasında kalır ve yılanların sokmasından emîn olur.”[18]





[1] Hamd, tüm varlıkları nimetlendiren sonsuz kudret sahibi Allâh’ı yüceltme ifadesidir. Hamd eden insan, Allâh’ın nimetlerine konu oluşu bakımından değil, Allâh’ın tüm insanları nimetlendirici bir konumda oluşu açısından ona hamd eder. Bu itibarla, belli bir nimet bir insana ulaşsa da ulaşmasa da, o insan Allâh’a hamd eder. Allâh’tan başka, mutlak anlamda nimet verecek hiçbir varlık bulunmadığı için, hamde lâyık tek varlık da Allâh’tır.
[2] Rab, “Varlıkları yaratan, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak onları kademe kademe geliştirip olgunluğa ulaştıran Allâh” demektir.
[3] Rahmân, “Rahmeti çok”, “çok merhametli”, “sonsuz merhametli” anlamlarında, sadece Allâh için kullanılan sıfat-isimdir. Tam bir Türkçe karşılığı yoktur. Mü’min olsun, kâfir olsun; iyi olsun, kötü olsun, herkes “Rahmân”ın ifade ettiği rahmetin kapsamındadır. Varlıklar da bu rahmet ve merhametin eseri olarak var olmuşlar ve varlıklarını da yine bu sayede sürdürmektedirler.
[4] “Rahîm” kelimesi de, “Rahmân” gibi Allâh Teâlâ’nın sıfatlarından biridir. Aynı şekilde, “rahmeti çok”, “çok merhametli”, “sonsuz merhametli” anlamlarını taşır. Ancak “Rahmân”, Allâh Teâlâ’ya has bir sıfat-isim iken, “Rahîm” insanlar için de kullanılabilir. Nitekim Tevbe sûresi 128.âyette, bu sıfat Hz.Peygamber için de kullanılmıştır.
[5] Fâtiha Sûresi, 1/1-7
[6] Kayyûm, “varlığı kendinden, kendi kendine yeterli, yarattıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten” demektir.
[7] Şefaat ile ilgili olarak bakınız: Bakara Sûresi, âyet, 48.
[8] Bakara Sûresi, 2/255. Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlandırılır. “Kürsü”, Allâh’ın kudret ve azameti, O’nun her şeyi kapsayan ilmi demektir. Âyette, Allâh Teâlâ kendi zatının çok veciz bir tanımını yapmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te yanlış ve tahrif edilmiş bir biçimde anlatılan Allâh, burada nasıl ise öyle tarif edilmektedir. O, yerde, gökte ve ikisi arasında olan her şeyin sahibi ve mâlikidir. Hiç kimse hâkimiyetinde, otoritesinde, mülkünde ve yönetiminde O’na ortak değildir. Hiçbir şey O’na rakip ve eş olamaz. O, mutlak ilim ve irade sahibidir. O’na hiçbir varlık güç yetiremez. O, bütün evrenin sahibi, yöneticisi ve hâkimidir.
[9] İhlâs Sûresi, 112/1-4.
[10] Felâk Sûresi, 113/1-5.
[11] Nâs Sûresi, 114/1-6.
[12] A’râf Sûresi, 7/54-56.
[13] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56. İbn-i Asâkir, Târîh-u Medînet-i Dımeşk, No:530, 7/244-245)
[14] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56. İbn-i Ebî Hatim, no:8572, 5/1496; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr: 6/4l7-418.)
[15] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56. (Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr:6/418.)
[16] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56. (Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr:6/418-4I9)
[17] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56.  (ed-Dürru’n-Nazîm fî Havâssi'l-Kur’âni’l-Azîm, sh:56.)
[18] Rûhu’l-Furkân Tefsîri, 13/654-655. A’râf Sûresi, 54-56. Na’tü'l-Bidâyât ve Tavsîfü’n-Nihâyât, sh:209.)