16 Ağustos 2014 Cumartesi

VİCTOR HUGO'NUN PEYGAMBERİMİZ HAZRETİ MUHAMMED -SALLÂLLÂHU ALEYHİ VE SELLEM- İÇİN YAZDIĞI DİZELERİN TAM METNİ ---TÜRKÇE---

Hristiyan dünyasının asırlardır tartıştığı Victor Hugo’nun Hazreti Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için yazdığı dizelerin tam metni Türkçe’ye çevrildi.

Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Dil Eğitim Merkezi Fransızca Bölümü Öğretim üyesi Yakup Yaşa tarafından uzun araştırmalar sonrası orijinal metnin üzerinden tercüme ettiği ‘Mahomet’in her dizesinde Peygamber’in mütevazı hayatı ve yüceliğinden izler var. Hugo, eserinde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ölmeden önceki son zamanlarını da anlatıyor.
victot-hugo-grand
Victor Hugo’nun “La Légende des Siècles” (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinin Brüksel’de 28 Eylül 1859 yılında yapılan ilk baskısında yer alan İslam ve İslam peygamberine dair ‘Mahomet’, diğer baskılarından çıkarılmıştı. Yüzyılın Efsanesi’nde de yer alan Mahomet’i Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi),  Hugo’nun ölümünden yüzyıl sonra yani 1985 yılında yayınlamıştı. Bu yayınla birlikte Hristiyan dünyasında bir çok tartışmaya neden olan Hugo’nun Müslüman olduğu iddiası da dillendirilmeye başlanmıştı.
Hugo’nun, gerek iki oğlu gerek erkek torununun vaftiz edilmediğini ve Hristiyanlık adetlerine göre defnedilmediğini belirten yazar, ayrıca kitabın bir çok yerinde onun sürekli evinde gizli ibadet ettiğini belirtir. Bu durum ve “Mahomet” mersiyesindeki içerik, detaylar ve anlatılan öykü Hugo’nun Müslümanlığının konuşulur hale gelmesine en büyük etkendir. Yaşar’ın çevirdiği dizeler şöyle:
 
L’AN NEUF DE L’HEGIRE (HİCRİ DOKUZUNCU SENE)
MAHOMET  (MUHAMMED -sallâllâhu aleyhi ve sellem-)
 
Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
Sanki Cenneti görmüş, ilahi aşkı bulmuştu
Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
Tufanın sırlarını bilen Nuh’un havası vardı.
Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı
Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal kitap Kur’an’ı bir kez daha okudu
Sonra, sancağı, Said’in oğluna teslim etti.
Onlara: “Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep onun yolunda savaş” dedi.
Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali’ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
Ve kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
“Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O’dur
Ey insanlar, O’ndan başka rehberim yoktur
Onsuz bir değerim olmazdı.”
Bir zat ona : “Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi” dedi.
O da: “Melekler ölümümü müzakere etti;
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
Kime vurmuşsam, o da bana vursun” dedi.
Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.
Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona: “Tanrı yardımcın olsun!” diye seslendi.
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı; birden, şöyle dedi: “Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa’nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan bakire Meryem’den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Cezalarını çekince de yeniden huzura erişir.
Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
Çoğu zaman, Yakup gibi karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise asla, hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
Savaş boyunca: “Bırakın yapsınlar!” diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ay’ı, sol ellerine Güneş’i
Versem de düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah’a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
Greklerin Hermès’i, Yahudilerin de Lévi’ yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O’ndan
Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.
Sonra: “O’na inanıp teslim olun ” diye ekledi
İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki Allah cezalandırmasın sizi
Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
O’nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
Cennet ehli ise pek neşeli ve gururlu olacak.”
Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından : “Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin” dedi.
Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve Ebufleya kuyusunda sakalını yıkadı
Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
“Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi” dedi.
Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
“Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir’e
Kitap’ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı.”
Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
“İçeri girebilir miyim” diye müsaade istedi
“Gelsin” dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
Ve melek ona : “Allah seni bekliyor” dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

Victor Hugo İslam Peygamberi
Çarşamba, Mayıs 14, 2003 | Amara Bamba tarafından yazıldı
Bazı çağrı Muhammed. Ama adı Muhammed. Bir tek tanrılı dinin kurucusu. Egemen bağışlayıcı ve adil. Onun bellek Müslümanların kalplerinde, tüm camilerde yaşıyor.
  Bazı çağrı Muhammed. Ama adı Muhammed. Bir tek tanrılı dinin kurucusu. Egemen bağışlayıcı ve adil. Onun bellek Müslümanların kalplerinde, tüm camilerde yaşıyor.
 
Victor Hugo chante le prophète de l’Islam
Rédigé par Bamba Amara | Mercredi 14 Mai 2003
 
Certains l’appellent Mahomet. Mais son nom est Muhammad. Fondateur d’un culte monothéiste. Souverain magnanime et juste. Son souvenir est vivant dans toutes les mosquées, dans les coeurs des musulmans.
 Certains l’appellent Mahomet. Mais son nom est Muhammad. Fondateur d’un culte monothéiste. Souverain magnanime et juste. Son souvenir est vivant dans toutes les mosquées, dans les coeurs des musulmans.
 L’AN NEUF DE L’HEGIRE
Comme s’il pressentait que son heure était proche,
Grave, il ne faisait plus à personne une reproche ;
Il marchait en rendant aux passants leur salut ;
On le voyait vieillir chaque jour, quoiqu’il eût
A peine vingt poils blancs à sa barbe encore noire ;
Il s'arrêtait parfois pour voir les chameaux boire,
Se souvenant du temps qu’il était chamelier.
Il semblait avoir vu l’Eden, l’âge de d’amour,
Les temps antérieurs, l’ère immémoriale.
Il avait le front haut, la joue impériale,
Le sourcil chauve, l’œil profond et diligent,
Le cou pareil au col d’une amphore d’argent,
L’air d’un Noé qui sait le secret du déluge.
Si des hommes venaient le consulter, ce juge
Laissait l’un affirmer, l’autre rire et nier,
Ecoutait en silence et parlait le dernier.
Sa bouche était toujours en train d’une prière ;
Il mangeait peu, serrant sur son ventre une pierre ;
Il s’occupait de lui-même à traire ses brebis ;
Il s’asseyait à terre et cousait ses habits.
Il jeûnait plus longtemps qu’autrui les jours de jeûne,
Quoiqu’il perdît sa force et qu’il ne fût plus jeune.
A soixante-trois ans une fièvre le prit.
Il relut le Coran de sa main même écrit,
Puis il remit au fils de Séid la bannière,
En lui disant : ' Je touche à mon aube dernière.
Il n’est pas d’autre Dieu que Dieu. Combats pour lui. '
Et son œil, voilé d’ombre, avait ce morne ennui
D’un vieux aigle forcé d’abandonner son aire.
Il vint à la mosquée à son heure ordinaire,
Appuyé sur Ali le peuple le suivant ;
Et l’étendard sacré se déployait au vent.
Là, pâle, il s’écria, se tournant vers la foule ;
' Peuple, le jour s’éteint, l’homme passe et s’écroule ;
La poussière et la nuit, c’est nous. Dieu seul est grand.
Peuple je suis l’aveugle et suis l’ignorant.
Sans Dieu je serais vil plus que la bête immonde. '
Un cheikh lui dit : ' o chef des vrais croyants ! le monde,
Sitôt qu’il t’entendit, en ta parole crut ;
Le jour où tu naquit une étoile apparut,
Et trois tours du palais de Chosroès tombèrent. '
Lui, reprit : ' Sur ma mort les Anges délibèrent ;
L’heure arrive. Ecoutez. Si j’ai de l’un de vous
Mal parlé, qu’il se lève, ô peuple, et devant tous
Qu’il m’insulte et m’outrage avant que je m’échappe ;
Si j’ai frappé quelqu’un, que celui-là me frappe. '
Et, tranquille, il tendit aux passants son bâton.
Une vieille, tondant la laine d’un mouton,
Assise sur un seuil, lui cria : ' Dieu t’assiste ! '
Il semblait regarder quelque vision triste,
Et songeait ; tout à coup, pensif, il dit : ' voilà,
Vous tous, je suis un mot dans la bouche d’Allah ;
Je suis cendre comme homme et feu comme prophète.
J’ai complété d’Issa la lumière imparfaite.
Je suis la force, enfants ; Jésus fut la douceur.
Le soleil a toujours l’aube pour précurseur.
Jésus m’a précédé, mais il n’est pas la Cause.
Il est né d’une Vierge aspirant une rose.
Moi, comme être vivant, retenez bien ceci,
Je ne suis qu’un limon par les vices noirci ;
J’ai de tous les péchés subi l’approche étrange ;
Ma chair a plus d’affront qu’un chemin n’a de fange,
Et mon corps par le mal est tout déshonoré ;
O vous tous, je serais bien vite dévoré
Si dans l’obscurité du cercueil solitaire
Chaque faute engendre un ver de terre.
Fils, le damné renaît au fond du froid caveau
Pour être par les vers dévoré de nouveau ;
Toujours sa chair revit, jusqu’à ce que la peine,
Finie ouvre à son vol l’immensité sereine.
Fils, je suis le champ vil des sublimes combats,
Tantôt l’homme d’en haut, tantôt l’homme d’en bas,
Et le mal dans ma bouche avec le bien alterne
Comme dans le désert le sable et la citerne ;
Ce qui n’empêche pas que je n’aie, ô croyants !
Tenu tête dans l’ombre au x Anges effrayants
Qui voudraient replonger l’homme dans les ténèbres ;
J’ai parfois dans mes poings tordu leurs bras funèbres ;
Souvent, comme Jacob, j’ai la nuit, pas à pas,
Lutté contre quelqu’un que je ne voyais pas ;
Mais les hommes surtout on fait saigner ma vie ;
Ils ont jeté sur moi leur haine et leur envie,
Et, comme je sentais en moi la vérité,
Je les ai combattus, mais sans être irrité,
Et, pendant le combat je criais : ' laissez faire !
Je suis le seul, nu, sanglant, blessé ; je le préfère.
Qu’ils frappent sur moi tous ! Que tout leur soit permis !
Quand même, se ruant sur moi, mes ennemis
Auraient, pour m’attaquer dans cette voie étroite,
Le soleil à leur gauche et la lune à leur droite,
Ils ne me feraient point reculer ! ' C’est ainsi
Qu’après avoir lutté quarante ans, me voici
Arrivé sur le bord de la tombe profonde,
Et j’ai devant moi Allah, derrière moi le monde.
Quant à vous qui m’avez dans l’épreuve suivi,
Comme les grecs Hermès et les hébreux Lévi,
Vous avez bien souffert, mais vous verrez l’aurore.
Après la froide nuit, vous verrez l’aube éclore ;
Peuple, n’en doutez pas ; celui qui prodigua
Les lions aux ravins du Jebbel-Kronnega,
Les perles à la mer et les astres à l’ombre,
Peut bien donner un peu de joie à l’homme sombre. '
Il ajouta ; ' Croyez, veillez ; courbez le front.
Ceux qui ne sont ni bons ni mauvais resteront
Sur le mur qui sépare Eden d’avec l’abîme,
Etant trop noirs pour Dieu, mais trop blancs pour le crime ;
Presque personne n’est assez pur de péchés
Pour ne pas mériter un châtiment ; tâchez,
En priant, que vos corps touchent partout la terre ;
L’enfer ne brûlera dans son fatal mystère
Que ce qui n’aura point touché la cendre, et Dieu
A qui baise la terre obscure, ouvre un ciel bleu ;
Soyez hospitaliers ; soyez saints ; soyez justes ;
Là-haut sont les fruits purs dans les arbres augustes,
Les chevaux sellés d’or, et, pour fuir aux sept dieux,
Les chars vivants ayant des foudres pour essieux ;
Chaque houri, sereine, incorruptible, heureuse,
Habite un pavillon fait d’une perle creuse ;
Le Gehennam attend les réprouvés ; malheur !
Ils auront des souliers de feu dont la chaleur
Fera bouillir leur tête ainsi qu’une chaudière.
La face des élus sera charmante et fière. '
Il s’arrêta donnant audience à l’espoir.
Puis poursuivant sa marche à pas lents, il reprit :
' O vivants ! Je répète à tous que voici l’heure
Où je vais me cacher dans une autre demeure ;
Donc, hâtez-vous. Il faut, le moment est venu,
Que je sois dénoncé par ceux qui m’ont connu,
Et que, si j’ai des torts, on me crache aux visages. '
La foule s’écartait muette à son passage.
Il se lava la barbe au puits d’Aboufléia.
Un homme réclama trois drachmes, qu’il paya,
Disant : ' Mieux vaut payer ici que dans la tombe. '
L’œil du peuple était doux comme un œil de colombe
En le regardant cet homme auguste, son appui ;
Tous pleuraient ; quand, plus tard, il fut rentré chez lui,
Beaucoup restèrent là sans fermer la paupière,
Et passèrent la nuit couchés sur une pierre
Le lendemain matin, voyant l’aube arriver ;
' Aboubékre, dit-il, je ne puis me lever,
Tu vas prendre le livre et faire la prière. '
Et sa femme Aïscha se tenait en arrière ;
Il écoutait pendant qu’Aboubékre lisait,
Et souvent à voix basse achevait le verset ;
Et l’on pleurait pendant qu’il priait de la sorte.
Et l’Ange de la mort vers le soir à la porte
Apparut, demandant qu’on lui permît d’entrer.
' Qu’il entre. ' On vit alors son regard s’éclairer
De la même clarté qu’au jour de sa naissance ;
Et l’Ange lui dit : ' Dieu désire ta présence.
- Bien ', dit-il. Un frisson sur les tempes courut,
Un souffle ouvrit sa lèvre, et Mahomet mourut.
 
Victor Hugo, le 15 janvier 1858.
Etiketler : Victor Hugo, Hz. Muhammed

20 Temmuz 2014 Pazar

” KIYÂMETE YAKIN MÜSLÜMAN - YAHÛDÎ SAVAŞI”---يا مسلم، يا عبد الله، هذا يهودي خلفي، فتعال فاقتله!


KIYÂMETE YAKIN MÜSLÜKIYÂMETE KIYÂMETE YAKIN MÜSLÜMAN-YAHÛDÎ SAVAŞI
يا مسلم، يا عبد الله، هذا يهودي خلفي، فتعال فاقتله!
Kروي الشيخان عن أبي هريرة أن النبي -صلى الله عليه وسلم- قال: "لا تقوم السروي الشيخان عن أبي هريرة أن النبي -صلى الله عليه وسلم- قال: "لا تقوم الساعة حتى تقاتلوا اليهود، حتى يقول الحجر وراءه اليهودي: يا مسلم هذا يهودي ورائي فاقتله" (ذكره في: صحيح الجامع الصغير برقم -7414).، وفي رواية لمسلم:
 "لا تقوم الساعة حتى يقاتل المسلمون اليهود، فيقتلهم المسلمون حتى يختبئ اليهودي من وراء الحجر والشجر، فيقول الحجر أو الشجر: يا مسلم، يا عبد الله، هذا يهودي خلفي، فتعال فاقتله. . إلا الغرقد، فإنه من شجر اليهود"

(ذكره في: صحيح الجامع الصغير أيضًا -7427).، ورواه الشيخان من حديث ابن عمر بلفظ: "تقاتلون اليهود، فتسلطون عليهم، حتى يختبئ أحدهم وراء الحجر، فيقول الحجر: يا عبد الله، هذا يهودي ورائي فاقتله" (ذكره في صحيح الجامع الصغير -2977).

Müslim’in Sahîhinde çok enteresan bir Hadîs-i Şerîf geçmektedir. Efendimiz (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) bu Hadîs-i Şerîf’te:

“Müslümanlar Yahûdîler’le savaşmadıkça kıyâmet kopmayacak, sonra Yahûdîler taş ve ağaç arkasına saklanmaya mecbûr kalacak kadar âciz ve yenik duruma düşecekler. Her ağaç ve taş; arkasında saklanan Yahûdî’yi, ‘Ey Müslim! Ey Allâh’ın kulu! Burada Yahûdî bir kimse var, gel ve onu öldür!’ diyecektir. Ancak “ĞARGAD” ağacı müstesnâ” buyurmuştur.

Kütüb-i Sitte, 14/312; (Buharî, Cihâd 94, Menâkıb 25; Müslim, Fiten: 79, 82, No: 2921-2922; Tirmizî, Fiten 56, (2237).

"KIYÂMETE YAKIN MÜSLÜMAN - YAHÛDÎ SAVAŞI"

Bu Hadîs-i Şerîf kıyâmete yakın ortaya çıkacak olan Müslüman - Yahûdî savaşını haber veriyor ve Müslümanların zaferiyle neticeleneceğini müjdeliyor. Şâyet bu savaşta bir Yahûdî, müslümanların silâhından canını kurtarıp bir taşın veya ağacın arkasına saklanacak olsa, o taş, o ağaç dile gelip konuşacak ve Yahûdî’yi kovalayan mücâhide, “aradığı kişinin kendi arkasına saklandığını” haber verecektir. Siyonist Yahûdî’lerin haddi iyice aşan zulmüne şâhid olan ağaçların ve taşların bile, deyim yerindeyse canına öyle bir tak edecek ki, sabırları taşacak ve ihbarda bulunmak üzere dile gelecekler. Demek ki o zamana kadar Yahudi - müslüman mücadelesi devam edip gidecek. Ve bu gün Siyonist Yahudilere karşı aciz ve çaresiz bir durum arz eden Müslümanlar, gün gelecek tüm bu yapılanların intikâmını alacak. Ama Müslümanlar da Hadîs-i Şerif’te geçen taş ve ağaçların kendisine sesleneceği “Müslüman” ve “Allah’ın kulu” vasıflarına tam sâhîb olmaları lâzımdır.
 
Bundan yıllar önce gazeteciler İsrail Devleti’nin o günkü başbakanı Şimon Perez’e “Kur’an-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîfler sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” dediklerinde, Perez: “Kur’ân’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.” cevabını veriyor.
 
Onlar kendileriyle alakalı âyet ve hadisleri gayet iyi bilirler. Meselâ Hadîs-i Şerîf’te “Her ağaç ve taş arkasında saklanan Yahûdîyi haber verecek, ancak ğarkad ağacı müstesnâ” buyruluyor ya, ne gariptir ki Yahûdîlerin İsrâîl de en çok diktikleri ağaç ğargad ağacıdır. Aslında onlar ne Rasûlüllâh’a inanırlar, ne de Hadîs-i Şerîfler’e i’tibâr ederler ama yine de içleri rahat olmadığından tedbîren de olsa yine de bu ağacı dikmekten geri kalmıyorlar.

















7 Temmuz 2014 Pazartesi

HZ. RASÛLÜLLÂH (‘ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’DAN MÜ’MİNE HANIMLARA NASÎHATLER!.. BAYANLAR DİKKAT!.. MUTLAKÂ OKUYUN!.. BAK Mİ'RÂC-DA NELER GÖRDÜ? FAHRİ KÂİNÂT..

HZ. RASÛLÜLLÂH (‘ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’DAN MÜ’MİNE HANIMLARA NASÎHATLER!.. BAYANLAR DİKKAT!.. MUTLAKÂ OKUYUN!..
BAK Mİ'RÂC-DA NELER GÖRDÜ? FAHRİ KÂİNÂT..
HZ. RASÛLÜLLÂH (‘ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’DAN MÜ’MİNE HANIMLARA NASÎHATLER!.. BAYANLAR DİKKAT!.. MUTLAKÂ OKUYUN!..
Hz. Ali (r.a) anlatıyor: --- “Ben ve Fâtıma Rasûlüllâh (‘aleyhi’s-salât-ü ve’s-selâm)’in yanına girdik. O’nu üzüntülü ve ağlar durumda bulduk, sebebini sorduk.
Rasûlüllâh (s.a.v.) buyurdu ki: --- “Ben Mi’râc gecesinde göklerde ümmetimin kadınlarını çok çeşitli azâb olduklarını gördüm... Onların gördükleri o şiddetli azâblarına dayanamayıp üzüldüm ve ağladım!..
عن الإمام علي بن أبي طالب قال: 62 ـن: الوراق، عن محمد الاسدي، عن سهل، عن عبدالعظيم الحسني، عن محمد بن علي الرضا، عن آبائه، عن أمير المؤمنين عليهم‌السلام قال : دخلت أنا وفاطمة على رسول الله صلى‌الله‌عليه‌وآله فوجدته يبكي بكاء شديدا، فقلت: فداك أبي وأمي يا رسول الله ما الذي أبكاك؟ فقال: يا علي ليلة اسري بي إلى السماء رأيت نساء من امتي في عذاب شديد، فأنكرت شأنهن فبكيت لما رأيت من شدة عذابهن.[1]
Saçlarından asılmış beyinleri kaynayıp azâblananlar, başlarını örtmeyip saçlarını yabancı erkeklerden gizlemeyen kadınlardır!..
أما المعلقة بشعرها فإنها كانت لا تغطي شعرها من الرجال،
Onlardan bir kısmını saçlarından asılmış (ateşten korları kafalarının üstüne koymuşlardı) beyinlerini kaynarken gördüm!..
رأيت امرأة معلقة بشعرها يغلي دماغ رأسها،
- 1   
Dilinden asılmış, boğazından katran dökülüp azâblananlar, dili ile kocasına eziyet edib servet mal mülk isteyen kadınlardır!..
وأما المعلقة بلسانها فإنها كانت تؤذي زوجها،
Bir kısmını dillerinden asılmış boğazlarından katran akıtılırken gördüm!..
ورأيت امرأة معلقة بلسانها والحميم يصب في حلقها،
- 2   
Göğüslerinden asılıp azâblananlar, kocasının hizmetini yapmayıp yatağından kaçarak  eziyet eden!..
وأما المعلقة بثدييها فإنها كانت تمتنع من فراش زوجها،
Bir kısmını göğüslerinden asılı olarak gördüm!..
ورأيت امرأة معلقة بثدييها،
- 3   
Vücûdlarının etlerini kesip yiyerek  azâblananlar, vücûdlarını yabancı erkeklere süsleyen kadınlardır!..
وأما التي كانت تأكل لحم جسدها فإنها كانت تزين بدنها للناس،
Ve Bir kısmını vücudunun etini yerken gördüm!.. Ateşin alevlerinin harâreti alttan kızdırıyordu!..
ورأيت امرأة تأكل لحم جسدهاـ والنار توقد من تحتها،
- 4   
Ateşten bir tandırda ayaklarından asılmış olanlar kocasının izni olmadan evinden çıkanlardır.
وأما المعلقة برجليها فإنها كانت تخرج من بيتها بغير إذن زوجها،
Ateşten bir tandırda ayaklarından asılmış bir kadın gördüm.
ورأيت امرأة معلقة برجليها في تنور من نار،
- 5   
Elleri boyunlarına ve ayakları göğüslerine bağlanmış olarak azâblananlar, Yılan ve akreplerin  sokup zehirlemesiyle azâblananlar, cünüplükten ve hayızlıktan yıkanmayıp namaza ihânet eden, namaz kılmayan kadınlardır!..
وأما التي شد يداها[2] إلى رجليها وسلط عليها الحيات والعقارب فإنها كانت قذرة الوضوء ، قذرة الثياب، وكانت لاتغتسل من الجنابة والحيض ، ولا تتنظف، وكانت تستهين بالصلاة،
Bir kısmını elleri boyunlarına ve ayakları göğüslerine bağlanmış olarak gördüm. Yılan ve akrepler onları sokup zehirliyorlardı!..
ورأيت امرأة قد شدت رجلاها إلى يديها، وقد سلط عليها الحيات والعقارب.
- 6   
Dilsiz kör sağır olanlar, zinâ ile çocuk doğurup o çocuğu kocasının boynuna bağlayanlardır.
وأما العمياء الصماء الخرساء، فإنها كانت تلد من الزنا، فتعلقه في عنق زوجها،
Ve ben ateşten bir tabut içinde dilsiz, kör ve sağır bir kadın gördüm. Beyni yerinden çıkıyordu, cüzzam ve alaca hastalığından dolayı vücudu parçalanıyordu.
ورأيت امرأة صماء عمياء خرساء في تابوت من نار، يخرج دماغ رأسها من منخرها وبدنها، فتقطع من الجذام والبرص،
- 7   
Makaslarla vücûdlarını kesenler,  (saçını başını süsleyip, açık saçık dar ve açık renkli giyinip, vücûd hatlarını belli ettirip binbir cilvelerle) yabancı erkeklere kendilerini sunan kadınlardır!..
وأما التي كان[3] يقرض لحمها بالمقاريض فإنها كانت تعرض نفسها على الرجال،
Ateşten makaslarla ön ve arkalarından vücutlarını kesen bir kısım kadınlar gördüm.
ورأيت امرأة تقطع لحم جسدها من مقدمتها ومؤخرتها بمقارض من نار،
- 8   
Yüzünü ve ellerini yakan ve bağırsaklarını yiyen kadınlar, çünkü onlar pezevenkdirler.[4]
وأما التي كانت تحرق وجهها وبدنها، وهي تأكل أمعاءها فإنها كانت قوادة،
Ve ben, yüzünü ve ellerini yakan ve bağırsaklarını yiyen bir kadın gördüm.
ورأيت امرأة تحرق وجهها ويديها، وهي تأكل أمعاءها،
- 9   
Başı domuz gövdesi merkep gövdesi gibi olup binbir çeşit azâblananlar, Müslümanların arasını bozmak için söz gezdirip yalan konuşan kadınlardır!..
وأما التي كانت رأسها رأس خنزير، وبدنها بدن الحمار، فإنها كانت نمامة كذابة،
Bir kısım kadın gördüm ki başı domuz gövdesi, merkep gövdesi gibi bin bir çeşit azâb ile azâb olunuyorlardı!..
ورأيت امرأة رأسها رأس خنزير، وبدنها بدن الحمار، وعليها ألف ألف لون من العذاب،،
- 10                
Köpek sûretinde olup, ateş ağızlarından girip arka taraflarından çıkanlar, hased edip başkalarını çekemeyip kocasının gücünün yetmediklerini isteyenler!..
وأما التي كانت على صورة الكلب والنار تدخل في دبرها، وتخرج من فيها. فإنها كانت قينة " مغنية " نوّاحة حاسرة.
Bir kısım kadın gördüm ki sûretleri köpek sûretinde, ateş ağızlarından giriyor arka taraflarından çıkıyordu. Melekler tokmaklarıyla durmadan başlarına vuruyorlardı!..
ورأيت امرأة على صورة الكلب، والنار تدخل في دبرها، وتخرج من فيها والملائكة يضربون رأسها وبدنها بمقامع من نار.
- 11                
ثم قال النبي صلى الله عليه وسلم:  ويل لامرأة أغضبت زوجها، وطوبي لامرأة رضي عنها زوجها. انتهي رأسها وبدنها بمقامع من نار. فقالت فاطمة رضي الله عنها: حبي وقرة عيني، أخبرني ما كان عملهن وسيرتهن حتى وضع الله عليهن هذا العذاب؟ فقال صلى الله عليه وسلم: يا ابنتي[5]: ثم قال صلى‌الله‌عليه‌وآله: ويل لامرأة أغضبت زوجها، وطوبى لامرأة رضي عنها زوجها. [6]
İşte onları hatırladım, üzüldüm ve ağladım.”   Hz. Fâtıma buyurdu ki: --- “Ey gözümün aydınlığı sevgilim! (Babacığım!..) Acabâ bunlar neler yaparlar ki bu kadar çeşitli azâblarla karşılaştılar.” Diye sordu. Rasûlüllâh (‘aleyhi’s-salât-ü ve’s-selâm) ey kızım dedi: Yazıklar olsun!.. kocasını kızdıran kadınlara!.. Ne mutlu ki kocasını memnûn eden kadınlara!.. (kocası kendinden râzı olan kadınlara.)[7]
 
 
 
 
 


[1] فتاوى ابن باز: تصفح برقم المجلد > المجلد السادس والعشرون > كتاب الحديث القسم الثاني > كتـاب الأحـاديـث الضـعيفـة > حديث أسري بي إلى السماء فرأيت نساء من أمتي في عذاب شديد. الجزء (رقم : 26، الصفحة رقم: 223)
[2] في المصدر : شدت يداها.
[3] هكذا في النسخ ، وفى المصدر : وأما التى كانت. وهكذا فيما يأتى بعد.
[4] PEZEVENK: (isim kaba konuşmada Ermenice) 1. (isim) Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat. 2. (ünlem) Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden anlamında kullanılan sövgü sözü.
[5] في النسخة المخطوطة : يا بنيتى.
[6] المحتضر : 184 و 185.
[7] Bihâru’l-Envâr, C.18, S.354-355.