24 Şubat 2015 Salı

Öyle Bir Söz


Öyle Bir Söz 
Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

Kelecilerin pişirgil yaramazını şeşirgil
Sözün us ile düşürgil dimegil çağ ede bir söz

Gel ahî ey şehriyâri sözümüzü dinle bâri
Hezâr gevher ü dinârı kara taprağ ede bir söz

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz

Yürü yürü yolun ile gâfil olma bilin ile
Key sakın ki dilin ile cânına dağ ede bir söz

Yûnus imdi söz yatından söyle sözü gayetinden
Key sakın o şeh katından seni ırağ ede bir söz

Yunus Emre


Söz, kâinatın sultanından bize paha biçilemeyecek değerde bir armağan, insanda Kelâm sıfatının bir tecellisi. Söz, diğer varlıklara nazaran insana tanınmış büyük bir ayrıcalık. Bu ayrıcalık, nimetin büyüklüğü ölçüsünde sorumluluk yüklüyor insana. İşte Koca Yunus, bu sorumluluk duygusuyla sesleniyor bize yüzyıllar öncesinden. Söz ustasının o enfes ifadelerine şimdi daha yakından kulak verelim.

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz


Konuşmasını, güzel söz söylemesini bilen, diline ve dile hakim olan kişinin söylediği sözler onun yüzünü kara çıkarmaz. O ne kendini mahcup eder ne de dostlarını. Bilâkis gittiği her yerde, katıldığı her mecliste kendi saygı ve itibar gördüğü gibi dostlarına da itibar kazandırır. Çünkü o, ağızdan çıkan sözün, yaydan çıkan bir ok gibi olduğunu bilir ve ham söz söylemekten şiddetle kaçınır. Çiğ ya da tam pişmemiş yemeğin insanın midesini bulandırdığı gibi; düşünülüp taşınılmadan, gelişi güzel söylenen sözlerin de zihinlerde, gönüllerde huzursuzluğa yol açabileceğinin farkındadır. Onun için konuşmadan önce sözlerini kendi içinde iyice bir ölçer biçer, anlamını düşünür ve kelimeleri özenle seçer; ne söyleyecekse ondan sonra söyler. İmbikten süzülürcesine onun dudaklarından değil de sanki yüreğinden dökülen bu sözler, gönüllerde yankı bulur, zihinlerde iz bırakır. En çetrefilli problemler bu anlamlı, tatlı sözlerle çözülür; aşılması imkânsız gibi görünen engeller aşılır, açılmaz denilen kapılar açılır; kavgayla, şiddetle hâlledilemeyen işler kolayca hâl yoluna koyulur.

Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz


Öyle sözler vardır ki insanları birbirine düşürür; kavgalara, savaşlara sebep olur. Öyle sözler de vardır ki savaşları sona erdirir, sulh ve sükûna vesile olur. Nice dost meclislerinin, içlerinden birinin patavatsızca söylediği yakışıksız bir söz yüzünden küskünlüklerle, kırgınlıklarla, hatta kavgalarla dağıldığını görmüş ya da duymuşuzdur. Tarih kitapları bir devlet başkanının enini sonunu düşünmeden, sorumsuzca söylediği talihsiz bir söz yüzünden devletler arasında çıkan kanlı savaşlardan söz eder. Tabiî ki bu noktada sözün nerede, ne zaman ve kime söylendiği kadar, kimin tarafından söylediği de çok önemlidir.

Kendinden başkasının sorumluluğunu taşımayan bir kişinin, bir kahve köşesinde birkaç kişilik bir dost meclisinde söylediği bir sözle büyük bir camiayı temsil eden bir insanın söylediği bir söz veya geniş kitlelere mal olmuş bir düşünce, sanat veya siyaset adamının gazete, radyo, televizyon gibi medya organları aracılığıyla milyonlara karşı söylediği söz arasında fark olduğu aşikârdır. Dolayısıyla sözün önemi ve gücü, sözü söyleyenin temsil keyfiyeti ve hitap ettiği kitlenin genişliği ile doğru orantılıdır. Hâl böyle olunca, yüce bir davaya gönül vermiş, büyük ülkülerin sahibi, geniş bir kitleyi veya seçkin bir topluluğu temsil konumunda olan kişinin; söz hususunda, sırtında yumurta küfesi taşıyan bir hamalın yürürken gösterdiği titizliğin çok daha fazlasını göstermesi gerekmez mi?

Beytin ikinci mısrasında sözün bir başka yönü dile getiriliyor. Bir insana hayatı zehir etmek istiyorsanız; onu ne dediğini bilmeyen, patavatsız biriyle aynı ortamda kalmak zorunda bırakmanız yeterlidir. Öyle bir insan; en nezih, en güzel bir ortamda bulunsa ve her türlü nimete sahip olsa bile kendini zindanda gibi hissedecektir. O leziz yiyecekler acılaşacak, o güzel ortam tatsız hâle gelecektir. Ama asıl marifet en kötü şartlarda bile insanların gönlünü ferahlatmak, onlara ümit ışığı yakacak güzel sözler söyleyebilmek. Evet marifet, “ağulı aşı bal ile yağ” edebilmektir.

Kelecilerin pişirgil yaramazını şeşirgil
Sözün us ile düşürgil dimegil çağ ede bir söz


Sözün güzel ve etkili olmasının; kişinin yüzünü ak etmesi ve işlerini kolay kılmasının; insanları savaşa değil barışa yöneltmesinin, kısacası zehirli aşı bala çevirmesinin asgarî şartları vardır. Bunun için ilk beyitte de ifade edildiği gibi sözün önce pişirilmesi, içte iyice olgunlaştırılması gerekir. Sonra bu sözlerin akıl süzgecinden geçirilmesi; içlerinden çiğ olanların, yanlış anlamalara sebep olabileceklerin ayıklanması gerekir. Henüz anlamını tam kavrayamadığımız veya kendi içimizde özümseyip benimseyemediğimiz, hatta henüz hayata geçiremediğimiz sözleri söylemenin fazla bir anlamı yoktur. Bir başka söz ustası bu durumu şu enfes benzetmeyle ifade etmiştir: “Kuş yavrusuna kusmuk verir, koyun ise halis süt. Siz koyun gibi olun.”

Gel ahî ey şehriyâri sözümüzü dinle bâri
Hezâr gevher ü dinârı kara taprağ ede bir söz


Gel ey kardeş, ey dost sözümü dinle; öyle sözler vardır ki binlerce mücevheri, altını kara toprak gibi değersiz kılar. Size bir tanıdığınız, dost olarak kabul ettiğiniz biri gerçekten maddî değeri çok yüksek ve güzel bir hediye alsa, ama hediyeyi verirken sizi minnet altında bırakacak kibirli ve gururlu bir tavırla nahoş bir söz söylese, o hediyenin sizin için bir değeri kalır mı? Diğer yandan sizi yürekten seven gerçek bir dostun kalbinden bir parça katarak sunduğu basit bir hediye ya da her harfinde burcu burcu sevgi ve samimiyet kokan iki satırlık bir mektubu sizin için hazinelerden daha kıymetli değil midir?

Hani bir söz üstadının kul ile Allah arasındaki münasebeti anlatırken verdiği güzel bir misal vardır. İnsanlar padişahla görüşmek için sarayın önünde toplanmışlardır. Her biri yanında incilerden, mücevherlerden, altından, gümüşten yapılmış çok pahalı hediyeler getirmiştir. İçlerinde biri vardır ki yüreği padişaha karşı sevgi ve sadakatle doludur. Ama öyle pahalı hediyeler alacak parası yoktur. Sırası gelince o yüreğindeki sevgiyi ortaya kor ve der ki: Ey yüce padişahım benim size verecek güzel bir hediyem yoktur. Olsaydı size bu zengin insanların getirdiği hediyelerin hepsini birden takdim ederdim. Bu söz, padişahın o kadar hoşuna gider ki, o pahalı hediyelerin hepsini, o fakir adamın adına kabul eder.

Allah’ın sonuz nimetlerine karşılık ona layık takdim edecek bir hediyesi olmadığını düşünen ve bunun ezikliğini duyan kul da huşu içinde Rabb’ine yönelir ve der ki:”Bütün mahlûkatın hayatları boyunca senin için yaptıkları ibadetlerin hepsini birden kendi adıma sana hediye etmek istiyorum. Eğer gücüm yetseydi onların hepsini yapardım. Hem sen daha fazlasına lâyıksın.” Umulur ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Cenab-ı Hak, o kulun bu safiyane dileğini kabul eder; elinde avucunda hiçbir şey yokken samimiyeti ve güzel dileği ona en büyük sermaye olur.

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz


Sözün doğru ve güzel olması kadar yerinde, zamanında ve muhataba göre söylenmesi de büyük önem taşır. Yerinde ve zamanında söylenmeyen söz, hedefini bulmayan ok gibidir. Bu söz çok doğru ve güzel olsa bile ya etkisiz kalacak ya da aksi tesir yapacaktır. Hem hedefe ulaşmak hem de sözün değerini, tabiri yerindeyse sözün namusunu korumak için yerini ve zamanını iyi gözetmek gerekir. Söz üstadı bu durumu ne güzel ifade etmiş: “Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Şair ikinci mısrada farklı bir temayı ele alıyor. Dünya hayatı bir sürü meşakkatle doludur. Ölüm, hastalık, yalnızlık, geçimsizlik, fakirlik... hepsi insan için. Küçük bir lezzet için bazen çok ağır bedel ödüyor insan. Hayalleri, arzuları sınırsız olan insanoğlu, bin türlü engelle sınırlanmış bu dünyada. Öyleyse güzel bir sözle, sıcak bir tebessümle çevremizdeki insanların gönlüne su serpmek, onları ferahlatmak gerekmez mi? Herkes kendine biraz çeki düzen verse, başkalarını incitmemek için sözlerini özenle seçse, maksadını nezih ve nazik bir dille anlatsa bu dünya cehennemi cennete benzemez mi? “Mümin, elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kişidir.” kutsî sözü de bize aynı ufku göstermiyor mu?

Yûnus imdi söz yatından söyle sözü gayetinden
Key sakın o şeh katından seni ırağ ede bir söz


Ey dost, gafil olma; ilimle doğru yolu bul ve dosdoğru yürü. İnsana ne gelirse dilinden gelir, kendi dilinle kendini tehlikeye atacak, canını yakacak bir söz söyleme sakın.

Bu beyit bütün şiirin özeti gibidir. Burada Yunus, önce kendi nefsine, sonra da sözü mukaddes bir emanet bilen olgun insanlara seslenir ve der ki: “Ey Yunus, sözün en iyisini seçerek usulüne göre söyle; aman dikkat et, seni Allah katından uzaklaştıracak bir söz söyleme sakın.”
Son söz, söz sultanlarının, sözlerini övgüsüyle süslediği sultanlar sultanından. Aslında bu sözü yazıya serlevha yapmak gerekirdi, ama bazen en değerli olan en sonda gelir. Yine de siz bu sözü yazının en başına koyabilir ve baş tacı yapabilirsiniz:

“Kim ki Allah’a ve ahret gününe inanıyorsa ya hayır konuşsun yahut sussun.”
 
Muhittin KÜÇÜK
 
 
Tatlı Dil ( Öğüt)

Güler yüz, tatlı bir dil insanın güzelliği
Şahısta bu var ise başka şeye bakılmaz!
Gönüller fethedilir bu da bir özelliği...
Böyle kurulan dostluk ilelebet yıkılmaz!

Konuşma yeteneği, insanı insan yapar
İnsanları inciten bu nitelikten sapar
Onunla kaynaşılır, onunla ipler kopar
Koptu mu maazallah kolay, kolay takılmaz!

Dilden kalbe yol vardır fikir dönüşür söze
O tercümanlık eder konuşurken yüz yüze
Orası fesat ise sözler dönüşür köze
O anda sabır gerek lafazanlık çekilmez!

Boşboğazlık hoş değil muhabbeti bitirir
Öyle bıkkınlık verir yandım anam dedirir
İnsanı bizar eder kimi cinnet getirir!
Çenesi düşük olan haya etmez sıkılmaz!

Sana laf atanlara selam verip geçiver !
Nefse uyacağına Hak kelamı seçiver!
Kendine acıyorsan o konumdan kaçıver
Lakırdı ebesiyle asla başa çıkılmaz!

Lâzım olduğu yerde söylersin gerekeni
Olur olmaz konuşmak düşürtür derekeni
Bir seferde boşaltma içinde birikeni!
Yumuşak bir üslupla, şimşek gibi çakılmaz!

Tatlı dil çıkarırmış, yılanı deliğinden!
Söz gümüş, sükut altın, dünya meteliğinden
Yerinde kelam etmek inci niteliğinden!
Şunu bilir Mikdadi tatlı dilden bıkılmaz!

Ozan Mikdadi
Devamını Gör

21 Şubat 2015 Cumartesi

ALLÂH’IN MUHÂFAZASINI İSTEMEK...


ALLÂH’IN MUHÂFAZASINI İSTEMEK…

 
 

وَمَنْ تَـكُنْ بِرَسـُولِ اللّٰهِ نُصْرَتُـهُ،
إِنْ تَلْقَهُ الْاُسْـدُ ف۪ي آٰجَــامِهَا تَجِمِ.
- 1                

1-       “O Ashâb-ı Kirâm’ın muhârebede bu kadar mahâretli olmaları, Hazret-i Peygamber’in vâsıtasıyladır. (Çünkü Hz. Peygamberin zaferi ve duâsı onlarla berâberdi.) Zîrâ her kim, Rasûlüllâh’dan yardım görürse, (yâni kimin elinden tutarsa, her kime nusreti/yardımı yetişirse) o kimse, ormanlarda aslanlara mülâkî olsa aslanlar sükûnet bulur. (Arslanlara rast gelse, karşısına çıksa bile inlerinde sâkit olurlar, aslâ zarar veremezler.)”[1]

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضى الله عنه كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ يَوْمًا فَقَالَ يَا غُلاَمُ اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ اِحْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ اِحْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ اِذَا سَاَلْتَ فَاسْاَلِ اللَّهَ وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ وَاعْلَمْ اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ وَ جَفَّتِ الصُّحُفُ".

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: "كُنْت خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا، فَقَالَ: يَا غُلَامِ! إنِّي أُعَلِّمُك كَلِمَاتٍ: احْفَظْ اللَّهَ يَحْفَظْك، احْفَظْ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَك، إذَا سَأَلْت فَاسْأَلْ اللَّهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْت فَاسْتَعِنْ بِاَللَّهِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْأُمَّةَ لَوْ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوك بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوك إلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَك، وَإِنْ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوك إلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْك؛ رُفِعَتْ الْأَقْلَامُ، وَجَفَّتْ الصُّحُفُ".

رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:٢٥١٦] وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.

 Hz. İbn-i Abbas (r.a)  diyor ki: Ben bir gün Nebi (sav)’in terekesinde idim. Rasûlüllâh (s.a.s.) şöyle buyurdu:

--- “Ey evlatçığım! Sana bazı kelimeler öğreteceğim. Allâh-ü Te’âlâ’yı muhâfaza et ki, Allâh da seni muhâfaza etsin. Allâh-ü Te’âlâ’yı muhâfaza et ki, O’nu sana yönelmiş bulasın. İstediğin zaman yalnız Allâh’tan iste. Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allâh’tan yardım dile.

Bil ki! Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, Allâh’ın senin için yazdığından başka sana fayda veremez. Ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için toplansa, Allâh’ın senin için yazdığından başka sana zarar veremez. Kalemler kaldırıldı ve sayfalar kurudu.

Sevgili kardeşim, kim Allâh’ın muhafazasını ister ve Allâh’ın hıfzının gölgesi altına girmeyi murâd ederse bu hadise dikkat etmelidir. Zira bu hadis, Allâh’ın muhafazası altına girmenin yolunu göstermektedir.

 

Hadisimizi İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri nakletmektedir. İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki:

كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا

“Ben bir gün Nebi (s.a.v.)’in terekesinde idim.”

فَقَالَ

“Dedi ki:

يَا غُلاَمُ

“Ey evlatçığım!”

اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ

“Ben sana bazı kelimeler öğreteceğim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu kelimeleri İbn-i Abbas Hazretlerinin zatında aynı zamanda bizlere de öğretmektedir. Bu sebeple, Efendimiz’in öğreteceği bu kelimelere son derece dikkat kesilelim.

اِحْفَظِ اللَّهَ

“Allâh’ı muhafaza et!” Elbette Allâh’ın zatı muhafazadan müstağnidir. Burada kastedilen muhafaza: Allâh’ın dinini muhafaza, Allâh’ın kelamı olan Kur’an’ı muhafaza, Allâh’ın Rasûlü’nün sünnetini muhafaza ve Allâh’ın isminin şerefini ve izzetini muhafaza gibi manalardır.

 

Evet, “Allâh’ı muhafaza et!” Peki, biz Allâh’ı muhafaza ettiğimizde, Allâh bize nasıl muamele edecek? İşte hadisin devamı: 

يَحْفَظْكَ

“Allâh da seni muhafaza etsin.” Demek kim Allâh’ın muhafazasını isterse, ilk önce Allâh’ı muhafaza etmelidir. Yani Allâh’ın dini için, kitabı için, Rasûlü’nün sünneti için fedakârlık yapmalı ve onların muhafazası için çalışmalıdır.

 

Hadisin devamında Efendimiz (s.a.v.) yine aynı emri tekrar ediyor: 

اِحْفَظِ اللَّهَ

“Allâh’ı muhafaza et!”

تَجِدْهُ تُجَاهَكَ

“Allâh’ı sana rahmetiyle, ihsanıyla, keremiyle yönelmiş bulasın.” O hâlde kim Allâh’ın kendisine cemalî isimleriyle muamele etmesini isterse, ilk önce kendisi Allâh’ı muhafaza etmelidir.

 

Demek hadisin bu bölümüne kadar iki şey öğrendik:

 

1-   Allâh’ı muhafaza edeni Allâh da muhafaza eder.

2-   Allâh’ı muhafaza edene Allâh rahmet ve keremiyle muamele eder.

 

Hadis-i şerifin devamında Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ

 “İstediğin zaman yalnız Allâh’tan iste!”

وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ

“Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allâh’tan yardım dile!”

 

Evet, Allâh’tır her sesi işitip cevap veren. Ve yine Allâh’tır her istenilen şeye kâfi gelen. Allâh’tan başka kim var ki sesimizi işitsin, bize merhametiyle muamele edip istediğimizi bize ihsan etsin? İşte bu sırdandır ki, Efendimiz (s.a.v.) sadece Allâh’tan istemeyi ve ancak Allâh’a sığınmayı bizlere emretmiştir.

 

Efendimiz (s.a.v.) hadislerine şöyle devam ediyor:

وَاعْلَمْ

“Bil ki!”

اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ

“Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa

لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ

“Allâh’ın senin için yazdığı ve ezelde takdir ettiği menfaatten başkasını sana ulaştıramaz.”

 

Yani bütün hayırlar, bütün menfaatler ve bütün iyilikler ancak Allâh’ın elindedir ve O’nun takdiriyledir. O istemese, bütün insanlar ve cinler hatta bütün mahlûkat toplansa, en ufak bir menfaati bizim için yaratamaz. Bir damla suyu, bir tek başağı, bir nefesi bize ihsan edemez. Bu sebeple, hangi hayır olursa olsun, hangi elden ve sebepten gelirse gelsin, o hayrın asıl sahibi Allâh’tır ve O’nun izni ile bize ulaşmıştır. Şükür ve hamda ancak O layıktır.

وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ

“Eğer bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse”

لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ

Allâh’ın senin için yazdığı ve sana takdir ettiği şeyden başka sana hiçbir zarar veremez.”

 

Yani menfaat Allâh’ın elinde olduğu gibi zarar da Allâh’ın elindedir. Zararı da ancak O yaratır. Eğer bütün insanlar ve cinler bir araya gelse ve bize zarar vermek ve bizi helak etmek istese, ancak Allâh’ın ezelde yazdığını bize ulaştırır. İşte bu sırdandır ki, Cenâb-ı Hak Tevbe suresinde Peygamberimiz’e şöyle emrediyor: “De ki! Allâh’ın yazdığından başkası bize isabet etmez. O da bizim Mevlâmız’dır.” Yani bizim hakkımızda hangi hükmü verirse versin, bizim sahibimizdir, bizim dostumuzdur. Bize düşen, O’nun bizim hakkımızdaki hükmüne razı olmaktır.

رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ

“Kalemler kaldırıldı.” Yani kader defterlerini yazan kalemler kaldırıldı. Artık menfaat ve zarar, takdir-i hüdâ ile ezelde tespit edildi.

وَجَفَّتِ الصُّحُفُ

“Sayfalar da kurudu.” Yani kader kalemi kaldırıldığı gibi, ilahî takdirin yazılı olduğu sayfalar da kurudu. Artık hiçbir hüküm değişmez.

 

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Eğer kader kalemleri kaldırılmış ve sayfalar kurumuş ise, biz kaderin mahkûmu olmuyor muyuz?” Bu sorunun cevabını Marmara Eğitim olarak hazırladığımız “Kadere İman” setine havale ediyoruz. Dilerseniz www.ilmedavet.com sitemizden “Kadere İman” eserini ücretsiz indirebilirsiniz. Sorunun cevabı mezkûr eserde verildiğinden biz şu anda bu kapıyı açmıyoruz.

 

Şimdi hadis-i şerifte anlatılan noktaları şöylece maddeleyelim:

 

1-   Allâh’ı muhafaza edeni Allâh da muhafaza eder.

2-   Allâh’ı muhafaza edene Allâh rahmet ve keremiyle yönelir.

3-   İstediğimiz zaman Allâh’tan istemeli ve sebeplerle gelen nimetleri Allâh’tan bilmeliyiz.

4-   Yardım dileyeceğimiz zaman da yalnız Allâh’tan yardım dilemeli ve sebeplerle gelen yardımı yine ondan bilmeliyiz.

5-   Ve bilmeliyiz ki, bütün ümmet menfaatimiz veya zararımız için toplansa, ancak Allâh’ın bizim için takdir ettiğini bize ulaştırabilirler. Bundan başka bize ne faydaları olur, ne de zararları. Zira kader defterini yazan kalemler kaldırılmış ve sayfalar kurumuştur.

 

--- Ya Rab! Bizleri dinini, kitabını, Habib’inin sünnetini ve ismini muhafaza edenlerden eyle! Ve bu muhafazaya mukabil sen de bizi muhafaza et ve rahmetinle bize yönel, bizi sana yönelt! Ancak senden istemeyi ve ancak sana sığınmayı bizlere nasib et! Ve bize öyle bir iman ver ki, menfaat ve zararın ancak senin elinde olduğunu bilelim ve sadece senin dergâhında zelil olup nimeti senden isteyelim, zarardan dolayı da sana sığınalım. Âmin! (Tirmizi.)




[1] İmâm-ı Bûsirî (rh. a.)’ın Kasîde-i Bürde’sinden. Tecim: “Sâkit olur” mânâsınadır.

19 Şubat 2015 Perşembe

CENNET'E GİRECEK ON HAYVAN!

Kur’an-ı Kerim'de insan, mahlukatın en şereflisi, yaratılıkların en faziletlisinin olarak bildirilirmiştir. Rabbimiz (c.c.) insanı “ahsen-i takvim” üzere yani en güzel surette yaratmıştır. İman emri ile mükellef ve mes’ûl olan da insanlar ve cinlerdir. Cennet’le mükâfatlanacak, Cehennem’le cezalanacak olan da bu iki sınıf yaratıktır.

Bilindiği üzere hayvanlar, nefisleri olmakla beraber akılları bulunmadığı için imtihana tâbi tutulmamışlardır. Çünkü imtihanın temel şartı, kötülük ve iyilik gibi zıt kutupların çarpışması esnasında hür iradenin devreye girerek bir tarafı tercih etmesidir. Tabir caizse, bu zıt kutupların aktörleri ise, nefis ve akıldır.

Hayvanlarda akıl, meleklerde ise nefis olmadığı için imtihan dışı bırakılmışlardır.
Melekler şuurlu olduğu için Cennet’e gidip Cennet ehline hizmet edecek ve yine şuurlarıyla Allah’a tesbih etmeye devam edeceklerdir. Meleklerin bir kısmı Cennet’te olduğu gibi, bir kısmı da (mesela zebâniler) yapıları itibariyle hiçbir sıkıntı duymadan, Cehennem hapishanesinin bekçiliğini/gardiyanlığını yapacaklardır.

Hayvanların şuuru olmadığından Cennet’te yapacakları bir vazifeleri de yoktur. Cehennem’e gitmeleri halinde ise, hılkatları itibariyle sıkıntı çekmeleri kaçınılmaz olduğundan oraya gitmeleri de ilahî rahmete muvafık değildir. Bir tek çaresi kalır ki, o da yaratıldıkları toprağa tekrar dönmeleridir ki, öyle de olacaklardır.

***

Cennetlik hayvanlar

Rivayetlere göre, Hz. Salih’in Devesi, Hz. Süleyman’ın Hüdhüd’ü ve Karınca’sı, Ashab-ı Kehf’in Köpeğigibi bazı hayvanlar, ruh ve cesetleriyle birlikte Cennet’e gireceklerdir. [Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 5, 226; Kurtubî, Tefsir, 1, 372]

Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Kurbanlarınızı sağlam, güçlü olanlardan seçin; çünkü onlar, Sırat köprüsünde sizin bineklerinizdir". [Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, h. No: 12177] Bu rivayetten kurban olarak kesilen hayvanların da ruh ve bedenleriyle köprüden geçip cennete gideceklerini anlamak mümkündür. Nitekim Varis-i Rasûl Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri de, “Kurbanlık hayvanlar da şehittir; çünkü onlar, Allah Teala’nın emrine boyun egerek kesilirler…” buyurmuşlardır.

Hâsılı; ebedî olan Allah Teala’nın sadık dostu, ebedî olacaktır. Bâkî olan Allah’ın şuurlu aynası bâkî olacaktır. “İyi bilesiniz ki, Allah’ın velilerine/dostlarına korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar[Yunus sunresi, 62] ayet-i kerimesinde samimi dostluğun kazanımlarının ehemmiyetine işaret edilmiştir.

***

Hüdhüd ve Karınca

Söz konusu hayvanların da Allah Teala’ya karşı gösterdikleri samimi dostlukları söz konusudur. Mesela Hüdhüd, güneşe tapanlardan şikayetçi oluyor; göklerde ve yerde gizli olan her şeyi bilen Mevlâ’ya kulluğu bırakıp da hiçbir şey bilmeyen şuursuz güneşe tapanları âdeta ahmaklık ve akılsızlıkla suçluyor. [Bkz. Neml suresi, 24-25]

Keza, Hz. Süleyman’ın karıncası, onun askerlerinin ayakları altında kazâra ezilmemeleri için, dikkatli bir komutan edasıyla, arkadaşlarının derhal yuvalarının içine, sığınaklara girmeleri talimatını veriyor. [Bkz. Neml suresi, 18] Maiyetindeki raiyesine (emir kumatası altındaki diğer karıncalara) gönülden hizmet eden bir kraliçenin, askerlerinin boş yere burnu kanamasına izin vermeyen bir komutanın tavrını gösteren söz konusu karıncanın, yaratandan ötürü yaratılanı sevme yarışında, Allah’a karşı samimi dostluk payesini kazandığını göstermektedir.

***


Ashab-ı Kehf’in köpeği


Ashab-ı Kehf’in köpeğinin gösterdiği fedakârlık zaten dillerde destandır. İnkârcı zenginlerin sofrasını bırakıp, sırf Allah için aç-susuz kalan, ama Cenab-ı Hakk’a iman eden mağara arkadaşlarının arkadaşlığını tercih etmesi [Kehf suresi, 13-18], onun samimi dostluğunun bir nişânesidir, belgesidir.

Malum, Ashab-ı Kehf 6 arkadaş olarak giderken, yolda Kefeştatayyuş ismindeki bir çobana rastladılar... Çoban da iman edip yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de, bu gençleri bırakmayıp, arkalarından takip etti... Köpek, salihlerin peşlerinden gitmek sadakatini gösterdiği için, müstesna olarak Cennet’e girmekle şereflenen diğer hayvanların sınıfına dahil oldu. Yani necat ehlinin peşinden giderek, onların yolunu takip ederek o da kurtuluşa ermiş oldu.

Meşhur âlim-şâir ve mutasavvıflarımızdan Molla Câmi (k.s.) hazretleri, Baharistan’daki bir şiirilerinde, Rasûlullah Efendimiz’e (s.a.v.) hitaben şöyle yalvarıyor:

“Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashâb-ı Kehf!
Dâhil-i Cennet şevem der zümre-i ashâb-ı tû.
O reved der Cennet, men der Cehennem key revast?
O seg-i Ashâb-ı Kehf, men seg-i ashâb-ı tû."

Meali: “Yâ Rasûlallah! Ne olur, Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi ben de senin ashabının arasında Cennet’e gireyim... O Cennet’e gitsin, ben Cehennem’e, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf'in köpeği ise, ben de senin ashabının köpeğiyim!

***


Salih aleyhisselâmın devesi

Hz. Salih’in devesi, zaten Allah Teala’nın bir ayeti, baştan başa bir mûcize eseridir. Onun peygamberliğinin isbat belgesidir, alâmetidir.

***

K u s v a

İki Cihan Serveri Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v.) Kusva isimli develeri ise, hemen her Müslümanın malumudur. Ona nasıl bir sadakatle bağlı olduğu, muhabbetinin ne denli yüksek bulunduğu âşikârdır.

Nitekim Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) dâr-ı bekaya irtihâllerinden sonra onun hasretine tahammül edemeyip Medine’yi terk etmiş, dağlara, çöllere firar etmiştir.

Bazen Medine-i Münevvere’ye gelip, Rasûlullah’ın mübarek mihrabna bakarak, Onu orda göremeyince âdeta ağlarcasına böğürmüş, yüzünü yerlere sürmüş, gözlerinden yaşlar dökerek, tekrar çöllere firar edip gitmiştir.

Daha sonra tekrar Medine-i Münevvere’ye gelip Rasûlullah’ın mihrabına bakarak canhıraş bir şekilde böğürmüş, başını taşlara vura-vura ruhunu teslim eylemiştir.

Kısacası Cennet’e girecek olan bu hayvanların hepsinin de ortak yönleri, ilahi birer ayet oluşlarıdır. Keza müşterek hasletleri, mübarek sahiplerine tam bir sadakat ve itaatle teslimiyetleridir.

***

S o n u ç

Allah Teala Âdil-i Mutlak'tır; hiçbir iyiliği zayi etmemektedir. İster insan olsun ister hayvan olsun her mahluk onun adaletinin tecellisine mazhar olacaktır. İşte bundan dolayıdır ki, peygamberlerle ve onların ümmetinden faziletli insanlarla beraber bulunan ve onlara sadık kalan bu hayvanları, bedenen de cennete koymakla rahmetini tecelli ettirecektir.

Bu husustan da bizim için çıkarılacak dersler vardır. Aklı olmayan bir hayvanın hissiyatı ile yaptığı bir iyiliği dahi zayi etmeyen Hz. Allah, elbette ki insanların da hiç bir amelini zayi etmeyecek ve muhakkak mükafatını verecektir.

HAYVANLARDAN DAHA AŞAĞI OLANLAR
KÂFİRLER, MÜŞRİKLER, PUTPERESTLER, ŞİRK KOŞANLAR, YAHÛDÎLER, HIRİSTİYANLAR, DEİSTLER, SATANİSTLER… ASLÂ CENNETE GİREMEYECEKLERDİR…
AMA BU 10 KIYMETLİ HAYVAN MÜSTESNÂ OLARAK CENNET’E GİRECEKLERDİR…
1- Hz. Sâlih (‘aleyhi’s-selâm)’ın Deve’si,
2- Hz. İbrâhîm (‘aleyhi’s-selâm)’ın Dana’sı,
3- Hz. İsmâ’îl (‘aleyhi’s-selâm)’ın Koç’u,
4- Hz. Mûsâ (‘aleyhi’s-selâm)’ın Sığır’ı,
5- Hz. Yûnûs (‘aleyhi’s-selâm)’ın Balık’ı,
6- Hz. ‘Uzeyr (‘aleyhi’s-selâm)’ın Merkeb’i,
7- Hz. Süleyman (‘aleyhi’s-selâm)’ın karıncası,
8- Hz. Süleyman (‘aleyhi’s-selâm)’ın Belkıs'a gönderdiği Hüdhüd,
9- Eshâb-ı Kehf’in (rıdvânü’llâh-i ‘aleyhim ecme’în) Kıtmîr’i/Köpek’i,
10- Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafâ’nın (sallâllâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) efendimizin devesi Kusvâ/Kasvâ. Mekke’den Medine’ye onun sırtında hicret etmişlerdi.
Rivayetlere göre, Hz. Salih’in Devesi, Hz. Süleyman’ın Hüdhüd’ü ve Karınca’sı, Ashab-ı Kehf’in Köpeği… gibi bazı hayvanlar, ruh ve cesetleriyle birlikte Cennet’e gireceklerdir. [Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 5, 226; Kurtubî, Tefsir, 1, 372]
(Bu hayvanların, cennete koç şeklinde gireceği bildirilmiştir... [Bkz. el-Gazâlî (rh.’a.), Mişkâtül-Envâr; İmamzade Muhammed el-Buhari, Şir’atü’l-İslâm Şerhi]