3 Mart 2014 Pazartesi

İSTİKLÂL MARŞI KABULÜ VE MEHMET AKİF ERSOYU ANMA GÜNÜ....SÜTÇÜ İMAM....



İstiklal Marşımızın Kabulü ve Mehmet Akif

Ersoyu Anma Günü
İstiklal Marşımızın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü (RUHUNA FATİHA)
Her milletin yetiştirmiş olduğu kıymetli insanlar vardır. Bu manada Yüce Milletimizin bağrından nice kıymetli insanlar yetişmiş, dünya tarih sayfalarında yerlerini almışlardır. Bu kıymetli vatan evlatlarından biride Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’dur.
Mehmet Akif, İstanbul'un Sarıgüzel semtinde, Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Mehmet Akif'in olgunlaşmasında babasının tesiri fazladır. Arapça’yı ve dine ait eserleri Mehmet Akif hep babasından öğrenmiştir.
Mehmet Akif babası için «O benim hem babam, hem de hocamdır. Ben hayatta ne öğrendi isem ondan öğrendim» demiştir. Mehmet Akif, Fatih rüştiyesini bitirmiş ve mülkiye mektebinin idadî kısmına yazılmıştır. Burada da üç yıl okuyarak şahadetnamesini alan Mehmet Akif, bu sefer Mülkiye'nin yüksek kısmına devama başlamıştır.
Mehmet Akif, baytar mektebine devam ettiği sıralarda Tanzimat devri son bulmuştur. 1888 senesinde girdiği bu baytar mektebinde Mehmet Akif hep başarı ile sınıf geçmiştir. Mehmet Akif baytar mektebini bitirince Ziraat Nezareti (şimdiki Tarım Bakanlığı) baytarlık işleri şubesinde vazife aldı. Mehmet Akif, ilk şiirini 1895 de yayımladı. Bu şiir (Servet-i Fünun) adlı dergide çıkan (Kuran'a Hitap) adını taşıyan bir şiirdir. 4 Ekim 1906 da, esas baytarlık vazifesine ek olarak Halkalı Ziraat mektebi hocalığını da üzerine aldı. 11/11/1908 de İstanbul Darülfünunu umumî edebiyat profesörlüğüne tayin edildi. Mehmet Akif'in en çok eser verdiği yıllar 1908-1910 yıllardır.
Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da Millî Şâir ismini almıştır.<![if !supportFootnotes]>[1]<![endif]>
Mehmet Akif, şiirlerinde insanları hep iyiye hep doğruya yönlendirmeye çalışmıştır. Mehmet Akif Ersoy kaderin ve tevekkülün yanlış yorumlandığını dile getirmek de, insanların kendilerine düşen sebeplere dayanmamalarını ve başlara gelen her türlü sıkıntıyı kadere yüklemeyi eleştirmektedir. Onun kaderi de içinde açıklandığı “Vaiz Kürsüde” şiirinden alınmış birkaç satır şöyledir.
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmil edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür. Vazîfesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin,
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i'tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
"Kader" senin dediğin yolda şer'a bühtandır.
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dahil... Âmennâ...
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma'nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda.
Niçin, nasıl geliyornuş... O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes'ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazîfen itâ'at ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri şer'in olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk'ın Resûl-i Muhterem'i,
Bu bahsi men ediyor mü'minîne, boş yere mi?<![if !supportFootnotes]>[2]<![endif]>
Mehmet Akif Ersoy ne kadar sıkıntılar içerisinde olsak da geçmişimizden aldığımız, milli ve manevi değerlerimizden getirdiğimiz gücün bize her zaman yol gösterici olduğu inancını asla kaybetmemekte ve bizlere şöyle tavsiyelerde bulunmaktadır.
Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:
İctimâî bütün âmillere, kudretlere bak.
Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,
Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,
En derin köklüsü en sağlamı, en hâkimidir.
Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
Göreceksin ki: Bu millette fazîlet en uzun,
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i mübîn.
Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn....
İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.
Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,
Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş ne zarar?
O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;
Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.<![if !supportFootnotes]>[3]<![endif]>
Mehmet Akif, dünya hayatının geçici olduğunu, sonunda kabire girileceğini, ahiret hayatının hiçbir zaman unutulmamasını  bizlere şöyle öğütlemektedir.
Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...<![if !supportFootnotes]>[4]<![endif]>
Mehmet Akif Ersoy Sevgili Peygamberimizin dünyaya gelişini ve dünyada gerçekleştirmiş olduğu güzellikleri şu şekilde mısralara dökmektedir.
Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü; bir öksüz çıkıverdi!
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sûm,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet şer'-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyye,t...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
"Ölen insan mıdır, ondan kalacakşey: Eseri;<![if !supportFootnotes]>[5]<![endif]>
Mehmet Akif çalışmanın gerekliliğini ise şiirlerinde şöyle dile getirmektedir.
Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!
Mahv olursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş.
Kurtuluş yok sa'y-i dâimden, terakkîden bugün.
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!<![if !supportFootnotes]>[6]<![endif]>
Mehmet Akif, insanın kendi yaratılış hikmetini anlamasını, ne kadar ulvi bir şekilde yaratıldığını ve insanın mahiyetini şöyle anlatmaktadır.
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
"Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:<![if !supportFootnotes]>[7]<![endif]>
Mehmet Akif Ersoy bir başka şiirinde geçmiş olayların önemini tarihten ders çıkarılması gerektiğini şöyle vurgulamaktadır.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
"Târîh "i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?<![if !supportFootnotes]>[8]<![endif]>
Her milletin kendine özgü bir marşı vardır. Bizim marşımız İstiklal Marşı ise, toplumsal birlikteliğimizden, düşmana esir olmamayı şeref saymaktan, bu vatan uğruna can vermekten, cennet vatanı kimselere bırakmamayı ahdetmekten ortaya çıkmıştır. Marşımız Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınsa da aslında İstiklal Marşı, her birimizin yüreğindeki sevdanın dışa yansımasıdır.
Mehmet Akif Ersoy Milli Marşımız “İstiklal Marşı”nı milli ve manevi değerlerimizin ortak paydası olarak dile getirmektedir. Nitekim vatan, bayrak, yıldız, hak, hürriyet, istiklal, yurt, millet, ırk, kahramanlık, gibi milli kavramlarla iman, şehadet, helal, cennet, huda, ezan, mabed, vecd gibi dini motifler birbiriyle uyum halinde zengin bir belagatla kullanılmış, böylece Milli Mücadele’yi gerçekleştiren halkın ruhunda mevcut olan iki önemli kavram İstiklal Marşı’nın da iki temel temasını oluşturmuştur.<![if !supportFootnotes]>[9]<![endif]>
İstiklal Marşının yazılması ile ilgili süreç şöyle gelişmiştir. İstiklâl mücadelesinin başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, vaazlarıyla, hutbeleri ve şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet Akif, İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi durumunda İslam’ın da paymâl edileceğini anlatmıştır.  Halkın bilinçlenmesinde faaliyetleriyle büyük emek sarf eden Akif, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Mebusu olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkın mümessillerine anlatmaya çalışmıştır.
 Eğitim Bakanlığı İstiklal Marşı için yazılmış güfteleri incelemiş ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulamamıştır. Bakan Hamdullah Suphi, Mehmet Akif ‘in marşa ödül koyulması nedeniyle katılmadığını öğrenince şaire yazdığı mektupta ödül konusunun uygun bir şekilde çözümlenebileceğini ve yarışmaya katılmasını belirtir. Aralık 1920 sonlarına doğru Ankara’ya gelen Akif eğitim bakanı Hamdullah Suphi’nin 5 şubat 1921 tarihli mektubuyla aldığı İstiklal Marşı siparişi için şimdilerde müze olan Hacettepe’nin arkasındaki Tacettin Dergahındaki odasına çekilerek marşı yazmaya başlar. İstiklal Marşı 17 şubat 1921 tarihinde Hakmiyeti Milliye Sebilürreşat ta yayınlanır. İstiklal Marşı 12 Mart 1921 günü kabul edilir. Paltosu olmayan Akif kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan “Darülmesai “ ye bağışlar.<![if !supportFootnotes]>[10]<![endif]>
İstiklal Marşı, Yunan ordularının Anadolu içlerine kadar yayıldığı, Sevr Antlaşması’nın imzalandığı, cephelerden çeşitli haberlerin geldiği, Milli Mücadele’nin ve Meclisin en heyecanlı günlerinin yaşandığı bir dönemde Mehmet Akif Ersoy tarafından aynı heyecanla kaleme alınmıştır. Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı Safahat adlı kitabına almamış ve “O benim değil milletimindir” demiştir.<![if !supportFootnotes]>[11]<![endif]>  
İstiklal Marşımızın kabul edilişinin 88. yılında ve Mehmet Akif Ersoy’u anma gününde vaazımızı İstiklal Marşımızın o güzel, o eşsiz, yüreğimizin sesi olan mısralarıyla bitiriyoruz.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım...
Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hâyasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar - ki şehâdetleri dinin temeli -
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerihamdan, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal.
Mehmet Akif Ersoy’un dile getirdiği gibi bizde Yüce Rabbimizden “Bu cennet Vatanımızın şerefli evlatlarına bir daha İstiklal Marşı yazdıracak zorluklar içerisindeki bir zaman dilimi nasip etmesin” diye duada bulunuyoruz. Allah-u Teala Vatanımıza dirlik, milletimize birlik nasip etsin.
Allah’a emanet olun. Cumanız mübarek olsun.
Ahmet ÜNAL
Vaiz
Alıntı:


2011 yılında İstiklal Marşı'nın kabulünün 90. ve Mehmet Akif Ersoy'un vefatının 75. yıl olması nedeniyle Türkiye genelindeki lise ve dengi okul öğrencilerine yönelik "kompozisyon, şiir, resim ve mektup" türlerindeki yarışmalardan mektup dalında Güneysu İmam Hatip Lisesi öğrencisi Ümit Demir Türkiye birincisi oldu. “Kıymetli Vatan Şairi, Her bir parmağından güzel bir güftenin döküldüğü ellerinizden öperek ve sizlere sonsuz hürmetlerimi sunarak sözlerime başlamak isterim” cümleleri ile başlayan mektubu ile büyük beğeni kazanan Demir, almış olduğu dereceden dolayı çok mutlu olduğunu ifade etti.

İşte O mektup:

“Kıymetli Vatan Şairi,
Her bir parmağından güzel bir güftenin döküldüğü ellerinizden öperek ve sizlere sonsuz hürmetlerimi sunarak sözlerime başlamak isterim. Bu mektubu size Anadolu’nun herhangi bir vilayetinin herhangi bir kazasının ismi ehemmiyetsiz bir lisesinden yazıyorum. Duydum, hastaymışsınız. Pek derin bir üzüntüye kapıldım. Geçmiş olsun! Bu mektubu size gözünü sizin şiirlerinizle açmış, sizin şiirlerinizle yaşamına yön vermiş ve yön vermeye arzulu on yedi yaşında bir genç olarak yazıyorum.

Üstadım, her şeyden önce size en derin şükranlarımı sunuyorum. Çünkü siz hiç farkında olmadan sizden kilometrelerce ötede yaşama “merhaba” demiş bir Anadolu gencinin kader yolunu çizmesine vesile oldunuz. O genç ki, her elini açtığında belki annesi, babasına olduğu kadar sizin için de Rabb’ine yalvardı. Pek çok kere sizin elinizi öpme şansını ona vermesi için Allah’a dilekte bulundu. Rabb nasip etmedi belki ama onun kalbine Akif sevgisini öyle bir işledi ki, duası kabul olsa belki ancak bu kadar mesut olurdu.

Şair-i azam, siz varlığınızla benim gibi ufuksuz bir gence ışık oldunuz. Şair, düşünür, veteriner hekimi, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü… Karşımızda dört dörtlük, çok yönlü bir insan var. Yaşamımız için siz bulunmaz bir hazinesiniz. Üstadım, biz sizden güç aldık; bu güçle geleceğe baktık. Böyle yapmaya da devam edeceğiz.

Değerli büyüğüm, size İstiklal Marşımızı yazdıran o bulunmaz ruhun ne olduğunu kendi kendime sordum, hep sordum. Cevabını bir türlü bulamadım fakat şunu anladım ki, siz hem yaşadığına inanan hem de inandığını yaşayan gerçek bir müminsiniz. İnsanın, ancak imanla hayat bulup huzura erdiğini ve imansız bir hayatın zindan hayatı olduğunu, imanın her iki dünya için ne kadar da kıymetli bir nimet olduğunu sizinle anladım. İman denen kuvvetin bir köşeye geçip kimseden habersiz bir yaşam sürmek olmadığını, miskinliğin çok kötü bir özellik olduğunu da sizinle kavradım.

Kurtuluş mücadelemizi düşündüm bir anda. Konya’ya gittiniz vekil olarak, burada ortaya çıkan nifak tohumlarını kurutmak üzere; öğütler dağıtmak üzere. Oradan Kastamonu’ya geçtiniz. Nasrullah Camii’nde öyle bir vaaz verdiniz ki, dinleyenlerin kalbindeki vatan savunması arzusu had safhaya ulaştı, gönüller coştu. Kastamonu’daki çığlıklar, Diyarbakır’da yankı buldu. İlahi aşkı Fuzûli’den öğrenmiştik; vatan aşkını da sizden öğrenmiş olduk. Keşke o gün orada; o kalabalıklar içinde gözyaşı döken bir vatansever de ben olsaydım.

Yıl 1916, Osmanlı son nefeslerini veriyor. Dünya harple kavruluyor. Devlet tarafından Arabistan'a gönderiliyorsunuz. Göreviniz, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmek için "karşı propaganda" yapmak. Berlin’deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip ediyor ve nihayet on dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan'dayken alıyorsunuz. Bu haber karşısında öyle muazzam bir coşku duyuyorsunuz ki; Çanakkale Destanı'nı kaleme alıyorsunuz. Görmediğiniz ama bir kor gibi yüreğinizi yakan bir harbi en güzel şekilde tasvir ediyorsunuz. Çanakkale’nin aslanlarına “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana aguşunu açmış duruyor bak Peygamber!” diye haykırıyorsunuz.

Yıl 1920, Yunanlılar Bursa’yı işgal ediyor. Komutan doğrudan Osman Gazi’nin türbesine girip ayağını sandukanın üzerine koyup fotoğraf çektiriyor ve diyor ki: “Kalk koca Türk!.. Senden ırkımın intikamını almaya geldim. Bak kurduğun devlet paramparça oldu.” Bu sözler üzerine Taceddin Dergahı’ndan yüreklere dolan ve yürekleri dolduran iniltiniz yükseliyor, “Bülbül” feryadınız arşı dolduruyor: “Dolaşsın, sonra İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” diye haykırıyorsunuz. Siz bu milletin duygularının en büyük tercümanı oldunuz. Ah u efgânınızla gönülleri titrettiniz, ruhları her daim dinç tuttunuz!

Hatırlayın lütfen. Yıl 1921, Türk Kurtuluş Savaşı'nın en çetin dönemi, ülke bir millî marşa gereksinim duyuyor. Bir şiir yarışması düzenleniyor, yarışmaya 724 şiir gönderiliyor. Kazanacak şiire para ödülü konduğu için başlangıçta siz katılmak istemiyorsunuz. Şiirlerin hiçbiri ülkenin o an içinde bulunduğu durumu ve duyguları anlatmaya kâfi gelmiyor. Ancak Millî Eğitim Bakanı’nın ısrarı üzerine yarışmaya katılıyorsunuz; ama kazanırsanız ödülü almamak koşuluyla. Üstelik herkes biliyor ki, o gün o paraya çok ihtiyacınız var. Siz ne büyük bir insansınız ki, vatan sevginizin karşısına hiçbir maddî değeri koymuyorsunuz. Parayı alıyor, anasız babasız çocuklara bağışlıyorsunuz, siz ise bir dostunuzdan ödünç aldığınız eski bir ceketle yaşamınızı devam ettiriyorsunuz. Ne büyük fedakârlık! Kelimeler kifayetsiz kalıyor bu anlarda.

Geceleri gözünüze uyku girmiyor. Taceddin Dergahı’nda duvarlara yazıyorsunuz hislerinizi. Biz gençler için duygularınızı duvarlara kazıyorsunuz sanki. Sonunda “Allah bir daha bu millete yazdırmasın!” dediğiniz İstiklal Marşımız mecliste defalarca coşkuyla okunuyor. Defalarca gözyaşı döktürüyor vekillere, avuçlarının içi patlarcasına alkışlıyor vekiller. Keşke o alkış sahiplerinden biri de ben olsaydım. Göz pınarlarım kuruyana kadar; coşkudan çıldırma noktasına gelene kadar size tezahürat edenlerden biri de ben olsaydım. Değil bir insan, o şiirin okunduğu kürsü olsam, o şeref bile bu aciz âşığınıza yeter de artardı bile!

Yüce sanatkâr, siz öğrettiniz bize vatan sevgisini, fedakârlığı; siz öğrettiniz azmi, gayreti, kararlılığı. İmandan mahrum bir bedenin bir et parçasından ibaret olduğunu siz aşıladınız bu körpe beyinlere. Vatan sevgisini benlik sevgisinin önünde tutamayan zavallılardan olmamak gerektiğini de hepsi birbirinden kıymetli şiirlerinizle siz telkin ettiniz görüşü kısa bizlere. Yaşam kadar ölümün de tabi olduğuna da sizinle bir kez daha ikna olduk. “Hepsi göçmüş hani yoldaşlarının hiçbiri yok / Sen mi kaldın yalnız kafileden böyle uzak / Postu sermekse meramın yola, serdirmezler / hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.” dediğinizde biz anlamıştık bile bu geçici yaşamın kalıcı bir dünyanın tarlası olduğunu.

Üstadım, size sizi anlatmak değildir niyetim. Bize neler kazandırdığınızı bir kez de bizim ağzımızdan duymanızdır arzum. Hastasınız, Allah afiyet versin ve sizi başımızdan eksik etmesin. Milletimiz için sizin gibi baş tacı rehberlere her daim ihtiyacımız var. Bilmeden, görmeden bize kattıklarınız için şükranlarımı sunuyor ve belki de sizin emanetinize sahip çıkamamamız olasılığına karşın hakkınızı helâl etmenizi diliyorum.  


























































HAYÂ VE İFFET DUYGUSU, بَابُ النَّهْيِ عَنِ التَّعَرِّي---(HAMAMLARDA) SOYUNMAK YASAKLANMIŞTIR BÂBI---والحياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمَانِ


HAYÂ VE İFFET DUYGUSU
--- بَابُ النَّهْيِ عَنِ التَّعَرِّي--

عَنْ عَطَاءٍ عَنْ يَعْلٰى أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ : رَأٰى رَجُلًا يَغْتَسِلُ بِالْبَرَازِ بِلَا إِزَارٍ فَصَعَدَ الْمِنْبَرَ فَحَمِدَ اللّٰهَ وَأَثْنٰى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ : "إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ حَليمٌ حَيِيٌّ سِتِّيرٌ يُحِبُّ الْحَيَاءَ وَالسَّتْرَ، فَإِذَا اغْتَسَلَ أَحَدُكُمْ فَلْيَسْتَتِرْ". فقد روى أبو داود (٤٠١٢)؛ وصححه الألباني في صحيح الجامع

 

Ya’lâ’dan rivâyet olunduğuna göre; Rasûlüllâh (sallellâh-ü ‘aleyh-i ve sellem) kırda peştamalsız olarak yıkanan bir adam görmüş ve minbere çıkıp Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra:

 
--- “Muhakkâk ki ‘Azîz ve Celîl olan Allâh (-ü Te’âlâ) çok hayâlı (utangaçtır), ve çok gizlidir. -Ayıplara ka­palıdır-, Bu nedenle utanmayı (hayâyı) ve örtünmeyi sever, Binâenaleyh -o hâlde- biriniz gusledeceği (yıkanacağı) zaman örtünsün” buyurmuştur.[1]Ebû Dâvûd, Hammâm, 1, Hadîs no:4012. Ebû Davud vitr 23: Nesâî gusl 7; Ahmed b. Hanbel IV 224. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/88-89.
 
HAYÂ VE İFFET DUYGUSU

اُتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ تَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّهِ اَكْبَرُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ
(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut, 29/45.)
HAYÂ: Ar, utanma duygusu. "Edeb, mahcubiyet, utanmak; ar ve namus; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeyleri terk etmesi. Hoş ve güzel olmayan bir olayın ortaya çıkmasından dolayı kalb de meydana gelen bir incelik ve ızdırabdır.
Ahlak terimi olarak hayâ; nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesidir. Kötü bir işin yapılmasından ya da iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı şeklinde de açıklanabilir.
İFFET İSE; haramdan uzak durmak, helal ve güzel olmayan söz ve davranışlardan sakınmaktır.
Kınalızâde Ali Efendi, iffet duygusunu oluşturan unsurların başında hayâ duygusunu zikrettikten sonra şöyle devam eder:
Hayâ; utanma, hicap, ar anlamlarına gelir. Edebe aykırı olan olaylar meydana gelince kalbin duyarlılık kazanması ve ızdırâb duymasıdır. Bu halin belirtisi derhal hayâ sahibi kişinin üzerinde görülür. Çünkü bu çirkin olaydan dolayı, hayâ faziletine bürünmüş kişinin benliği bundan etkilenir.
Hayâ, kişiye fazilet yollarını, maddeten ve mânen ilerleme yollarını gösterir. Edep ve hayâdan mahrum olan insan her türlü iğrenç işe girişir. Yaptığı çirkin işlerden üzüntü duymayan insanı, ahlâk ve fazilet yollarına sevk etmek zordur. Toplumun gelişmesi, utanma duygusunun canlı bir şekilde aralarında yaygınlaşmasıyla yakından ilgilidir.
EDEB: İnsanın söz ve hareket olarak diğer insanlarla olan ilişkilerinde ölçülü davranması ve iyi geçinmesidir. Benliğe yerleşen güzel bir huy olan edep, kişiyi lekeleyici şeylerden koruyan bir melekedir. Tarifinden de anlaşıldığı gibi edep, Allah’ın rızasına uygun zahiri ahlaktan başka, dinimizin gerekli gördüğü, aklın da kabul ettiği hareket ve sözlerin tamamından ibarettir. (M. Zeki DUMAN, Âdâb-ı Müâşeret ve Görgü Kuralları, 19-21)
لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْباً فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافاً وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden bir şey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız, şüphe yok ki, Allah onu bilir. (Bakara, 2/273)
Allah Gerçeği Söylemekten Hayâ Etmez
Kur’an-ı Kerim’de bazı Müslümanların Peygamberimizi uygunsuz zamanlarda rahatsız ettikleri, fakat onun hayâsından dolayı bu rahatsızlığını ifâde edemediği, ancak Allah’ın gerçeği bildirmekten hayâ etmeyeceği belirtilmekte ve insanlara karşı davranışlarımızda dikkatli olmamız gerektiğine işaret edilmektedir.
Yüce kitabımızda;
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَـذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ
"Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, "Allah örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?" derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fâsıkları saptırır." (Bakara, 2/26) buyurularak, hak ve hakikati anlatırken hayâ endişesi ile gerçekleri söylemekten geri kalınmayacağı vurgulanmaktadır.
Kur’an ve Sünnetin kişinin her yönüyle iffetli ve hayâlı olmasını emir ve tavsiye eden prensipleri, halkın kolayca anlayabilmesi için, tasavvuf geleneğinde ‘eline beline diline sahip olma’ ifadesiyle formüle edilmiştir.
قُلْ لِلْمُؤْمِنينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذلِكَ اَزْكى لَهُمْ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
(Rasûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. (Nur, 24/30)
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدينَ زينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler... (Nur, 24/31)
İmam Maverdî hayâyı üç kısma ayırır:
1- Allah’tan utanmak,
2- İnsanlardan utanmak,
3- Kendi nefsinden utanmak.
Maverdî, Allah’tan utanmayı şöyle tanımlar: "O’nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır."
Allah, bütün yaratıkları sürekli görüp gözetlemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de:
أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى
"Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?" (‘Alak, 96/14) buyurulmuş, Rasûlüllâh (s.a.v.) de ünlü Cibrîl hadîsinde, ihsânı, Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek olarak tanımlamış ve eklemiştir: "Sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyordur" Şüphesiz Allâh’ın kendisini gördüğünün bilincinde olan bir kimse O’ndan utanır, O’nun emir ve yasaklarına karşı gelemez. Kuşeyrî;
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ
"Andolsun kadın onu arzu etmişti, eğer Rabbi’nin doğruyu gösteren delilini görmeseydi, Yusuf da onu arzu etmişti" (Yusuf, 12/24) âyetinin tefsirinde şöyle bir kıssa anlatıldığını nakleder: "Zeliha evinin bir köşesinde bulunan putun üzerini örtmüş (sonra hadi demiş), fakat Yûsüf (a.s.) sormuştu; "Şu yaptığın işin manası nedir?" Zeliha, "Puttan utanıyorum" deyince Yusuf, "senin puttan utandığından çok ben Allah’tan utanmaktayım" demişti. Allah’a karşı olan hayâsı, Yusuf (a.s)’ı fuhuş ve kötülükten korumuştur. Gerçekten de hayâ, özellikle Allah’tan utanma duygusu dinin kuvvetinden ve imanın sağlamlığından ileri gelmektedir. O nedenle Allah Rasûlü,
عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ )ص( مَرَّ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْأَنْصَارِ وَهُوَ يَعِظُ أَخَاهُ فِي الْحَيَاءِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ )ص( دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنْ الْإِيمَانِ
"Rasûlüllâh (s.a.v) ensârdan kardeşine hayâ konusunda konuşan (azarlayan) birine rastlayınca şöyle dedi: - Bırak onu! Çünkü hayâ imandandır" (Buharî, İman, 14; Müslim İman, 57-59) buyurmuştur. Allah’tan gereği gibi utanmamak, hayâ duygusunun azlığı Allah’ın emirlerine muhalefet sonucunu doğurduğu için giderek insanı küfre kadar götürebilecek tehlikeli bir yoldur.
Bir başka hadisinde de Rasûlüllâh (a.s) efendimiz şöyle buyurur:
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ )ص( إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا وَإِنَّ خُلُقَ الْإِسْلَامِ الْحَيَاءُ
"Her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm’ın ahlâkı da hayâ’dır"(İbn Mâce, Zühd, 17).
Maverdî, hayânın ikinci kısmı olarak ifade ettiği insanlardan utanmayı da şöyle tanımlar:
"Kişinin insanlardan utanması ise, insanlara ezâ ve açıktan açığa kötülük etmemesidir." Maverdî’ye göre kişinin kendi nefsinden utanması, hayâ etmesi ise, iffetli olması ve yalnızlığında günahlardan sakınmasıdır. Hayânın bu kısmı, nefsin erdemlerinden ve ahlâkın güzelliğinden ileri gelmektedir. O halde insanın hayâsı bu üç yönden tam olursa onun hayır nedenleri de tam ve kötülük nedenleri kendinden uzaklaşmış olur.
عن عِمْران بن حُصَيْن )ر عنهما(، قال : قال رسول اللَّه)ص( : «الحياَءُ لا يَأْتي إلاَّ بِخَيْرٍ » متفق عليه . وفي رواية لمسلم : « الحَياءُ خَيْرٌ كُلُّهُ » أوْ قَالَ : « الحَيَاءُ كُلُّهُ خَيْرٌ» .
İmrân İbni Husayn (r. anhümâ)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlüllâh (s.a.v) şöyle buyurdu: "Hayâ ancak hayır kazandırır." (Buhârî, Edeb 77; Müslim, Îmân 60)
Müslim’in bir rivayetine göre ise:
"Hayânın hepsi hayırdır", buyurdu. (Müslim, Îmân 61)
Hayâ İmanın Şubelerindendir
عن أبي هُريرة )ر(، أنَّ رسول اللَّه )ص( قال : « الإيمَانُ بِضْع وسبْعُونَ ، أوْ بِضْعُ وَسِتُّونَ شُعْبةً ، فَأَفْضَلُها قوْلُ لا إله إلاَّ اللَّه ، وَأدْنَاها إمَاطةُ الأَذَى عنَ الطَّرِيقِ ، والحياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمَانِ » .
Rasûlüllâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Îmân yetmiş (veyâ altmış) kadar daldan ibârettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir." (Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58.)
Allah’ın Rasûlü’nde Hayâ Örneği Vardır
عَنْ أَبِى أَيُّوبَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّه ِ)ص( أَرْبَعٌ مِنْ سُنَنِ الْمُرْسَلِينَ الْحَيَاءُ وَالتَّعَطُّرُ وَالسِّوَاكُ وَالنِّكَاحُ
Ebu Eyyüb’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Dört haslet peygamberlerin özelliklerindendir: Hayâ, güzel koku sürme, misvak kullanma ve nikâh" (Tirmizî, Nikâh, 1101)
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلاَ أَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلاَ مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِ مِنْكُمْ وَاللَّهُ لاَ يَسْتَحْيِ مِنْ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلاَ أَنْ تَنْكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ أَبَدًاإِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمًا
"Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de (hayâsından dolayı) çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Rasûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır." (Ahzâb, 33/53)
كانَ رَسولُ اللّهِ )ص( أشَدَّ حَيَاءَ مِنَ العَذْرَاءِ في خِدْرِهَا، وَكَانَ إذَا رَأى شَيْئاً يَكْرَهُهُ عَرَفْنَا ذلِكَ في وَجْهِهِ.
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a) anlatıyor: "Rasûlüllâh (a.s) bâkire bir kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık." (Buhârî, Sahih, Edeb, 78/77, (VII, 100), Menâkıb 61/23, (IV,167))
Ebû Saîd el-Hudrî hazretleri Peygamber (s.a.v)’ın sahip olduğu üstün hayâ duygusunu gereği gibi anlatabilmek için, Onu bu açıdan bir genç kıza benzetmektedir.
Onun bu üstün edebi, Allah’a veya insanlara ait bir hak çiğnendiğinde, olayın ayıp veya çirkin oluşuna bakmadan derhal müdâhale etmesine engel teşkil etmezdi. (Riyazü’s-Salihin, Terc. Ve Şerhi, Komisyon, C.4, s. 79 Erkam yay.)

ALLAH HAYÂ EHLİNİ SEVER


Rasûlüllâh (s.a.v) Allah’ın hayâ ehlini sevdiğini şu sözle beyân buyurmuştur;
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ )ص( قَالَ لِلْأَشَجِّ الْعَصَرِيِّ إِنَّ فِيكَ خَصْلَتَيْنِ يُحِبُّهُمَا اللَّهُ الْحِلْمَ وَالْحَيَاءَ
"Muhakkak ki sende Allâh’ın sevdiği iki haslet var: Hılm ve hayâ!" (İbn-i Mâce, Zühd, 18)
عَنْ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ إِيَّاكُمْ وَالتَّعَرِّيَ فَإِنَّ مَعَكُمْ مَنْ لَا يُفَارِقُكُمْ إِلَّا عِنْدَ الْغَائِطِ وَحِينَ يُفْضِي الرَّجُلُ إِلَى أَهْلِهِ فَاسْتَحْيُوهُمْ وَأَكْرِمُوهُمْ
"Çıplaklıktan sakınınız! Yanınızda sizden hiç ayrılmayan (melekler) vardır. Bunlar ancak ihtiyaç giderirken ve kişi hanımına yaklaştığı anda ayrılırlar. Onlardan utanınız ve onlara iyi davranınız." buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 42)
Bu rivâyetlerde açık bir şekilde görüldüğü gibi dâimâ ihsân duygusu içinde yaşayan Rasûl-i Ekrem Efendimiz, esâsında Allâh’dan hayâ etmekte ve her ânını edep üzere yaşamaktadır. Müslümanlara da her an hayâ üzere bulunmalarını tavsiye etmektedir.
Nitekim Efendimiz bir gün, peştamalsız olarak açık alanda gusleden bir kimseye rastlamış, bunun üzerine minbere çıkarak:
عَنْ عَطَاءٍ عَنْ يَعْلَى أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ )ص( رَأَى رَجُلًا يَغْتَسِلُ بِالْبَرَازِ بِلَا إِزَارٍ فَصَعَدَ الْمِنْبَرَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ )ص( إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ حَيِيٌّ سِتِّيرٌ يُحِبُّ الْحَيَاءَ وَالسَّتْرَ فَإِذَا اغْتَسَلَ أَحَدُكُمْ فَلْيَسْتَتِرْ
"Allâh -azze ve celle- çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu nedenle hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde biriniz gusledeceği zaman örtünsün." buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1)

ŞEYTAN HAYÂSIZLIĞI EMREDER


يَاأَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الاَرْضِ حَلاَلاً طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (*)إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاءِ وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
"Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (Bakara, 168-169)
Allah’tan Hakkıyla Hayâ Edin
اسْتَحْيُوا مِنْ اللّهِ حَق الحَيَاءِ. قُلْنَا إنَّا نَسْتَحِى مِنَ اللّهِ يا رَسُولَ اللّهِ وَالْحَمْدُللّهِ. قَالَ: لَيْسَ ذلِكَ ولكِنْ اسْتِحْيَاءَ مِنَ اللّهِ حَقَّ الحَيَاءِ أنْ تَحْفَظَ الرَّأسَ وَمَا وَعَى، وَالْبَطْنَ وَمَا حَوَى وَتَذْكُرَ المَوْتَ وَالْبِلى، وَمَنْ أرَادَ الاَخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الحَيَاةَ الدُّنْيَا، وَآثَرَ الاَخِرَةَ عَلى الاولى، فَمَنْ فَعَلَ ذلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللّهِ حَقَّ الْحََيَاءِ.
"İbn Mes’ûd (r.a) anlatıyor: "Rasûlüllâh (a.s): "Allah’tan hakkıyla hayâ edin!" buyurdular. Biz: "Ey Allah’ın Rasûlü, elhamdülillah, biz Allah’tan hayâ ediyoruz" dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: "Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhâfaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim âhireti dilerse dünya hayatının zînetini terk etmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur." (Tirmizî, Sünen, Kıyâmet, 38/ 25)




[1] Ebû Dâvûd, Hammâm, 1, Hadîs no:4012. Ebû Davud vitr 23: Nesâî gusl 7; Ahmed b. Hanbel IV 224.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/88-89.

2 Mart 2014 Pazar

İÇKİ HAKKINDA MÂNİDÂR BİR HADÎS- ŞERÎF



İÇKİ HAKKINDA MÂNİDÂR BİR HADÎS- ŞERÎF

Rasûlüllâh (s.a.v.) buyurdu ki: --- “Muhakkâk ki Allâh (‘Azze ve Celle):
(٣٦٧٤)--- وروى أبو داود  (٣٣٨٠)--- وابن ماجه  عن ابْنِ عُمَرَ رضي الله عنهما قال:
قَالَ رَسُولُ للّٰهِ : "لَعَنَ للّٰهُ
1-         İçkiye,
الْخَمْرَ،
- 1  
2-         Onu içene,
وَشَارِبَهَا،  
- 2  
3-         Taşıyana,
وَسَاقِيَهَا،  
- 3  
4-         Satana,
وَبَائِعَهَا،  
- 4  
5-         Satın alana,
وَمُبْتَاعَهَا،
- 5  
6-         Sıkana (Onu yapana),
وَعَاصِرَهَا،
- 6  
7-         Sıktırana (Yaptırana),
وَمُعْتَصِرَهَا،  
- 7  
8-         Taşıyana
وَحَامِلَهَا،  
- 8  
9-         Taşıtana,
وَالْمَحْمُولَةَ إِلَيْهِ، وصححه الألباني في صحيح أبي داود.
- 9  
10-   Onun bedelini ve kazancını yiyene  
 
LÂNET ETMİŞTİR.”[1]
وَآكِلَ ثَمَنِهَا.  وابن ماجه  وزاد.[2] 
- 10           




[1] Ebû Dâvûd, Sahîh-ı Sünen-i Ebî Dâvüd, Mektebetü’l-Me’ârif, 1419/1998, Riyat, Kitâbü’l-Eşribe, Bâbü’l-‘Ineb-i Yü’sar-u Li’l-Hamr, Hadîs No: 3674, c. 2, s. 417.
[2] عن ابن عمر رضي الله عنهما ، وهو أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: "لعن الله الخمر، وشاربها، وساقيها، وبائعها، ومبتاعها، وعاصرها، ومعتصرها، وحاملها، والمحمولة إليه ، وآكل ثمنها." وهذا الحديث صححه الألباني في صحيح الجامع برقم: ٥٠٩١، والثاني رواه الترمذي وابن ماجه عن أنس رضي الله عنه ولفظه: "لعن رسول الله : وسلم في الخمر عشرة: عاصرها، ومعتصرها، وشاربها، وحاملها، والمحمولة إليه، وساقيها، وبائعها، وآكل ثمنها، والمشتري لها، والمشتراة له."