7 Haziran 2014 Cumartesi

İKİ (2) KELİME... KİM (HAVZ-I) KEVSER’İN ŞIRILTISINI DUYMAK İSTERSE.... ON (10) CÜMLE

ON (10) CÜMLE
İKİ (2) KELİME... KİM (HAVZ-I) KEVSER’İN ŞIRILTISINI DUYMAK İSTERSE....



كَلِمَتَانِ خفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ. ثَقِيلَتَانِ في اْلمِيزَانِ. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ. سُبْحَانَ اللَّه العَظِيمِ
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: "İki kelime vardır, bunlar dile hafif, terazide ağır, Rahmân'a da sevgilidirler: Sübhânallâhi ve bihamdihi, Sübhânallâhi'l-azîm (Allâhım seni hamdinle tesbih ederim, yüce Allâhım seni tenzih ederim) kelimeleridir."

Kütübi Sitte, İ.Canan, 7/130-131, 16/475. [Buhârî, Daavât 65, Eymân 19, Tevhîd 58; Müslim, Zikr 31, (2694); Tirmizî, Daavât 61, (3463).]
﴿ يَا أَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابيبِهِنَّۜ ذٰلِكَ أَدْنٰى أَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحيمًا ﴾ [سورة الأحزاب:٣٣/٥٩]
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Nûr Sûresi, 24/31’den.
 
﴿ وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ ... [سورة النور:٢٤/٣١]
“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer) lerini göstermesinler.
Başörtülerini tâ yakalarının üzerine kadar salsınlar…”
Nûr Sûresi, 24/31’den.

(فالأثر المشار إليه رواه ابن جرير الطبري في التفسير وغيره عن عائشة ـ رضي الله عنها)  عَنْ عَآئِشَةَ رَضِيَ اللَّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ: "مَنْ أَحَبَّ أَنْ يَسْمَعَ خَر۪يرَ الْكَوْثَرَ فَلْيَجْعَلْ أُصْبُعَيْهِ ف۪ي أُذُنَيْهِ".
HZ. ÂİŞE (R. ANHÂ) NAKLEDER Kİ: --- “KİM (HAVZ-I) KEVSER’İN ŞIRILTISINI DUYMAK İSTERSE, İKİ PARMAĞINI İKİ KULAĞINA KOYSUN.”
الكتاب: جامع البيان في تأويل القرآن، المؤلف: محمد بن جرير بن يزيد بن كثير بن غالب الآملي، أبو جعفر الطبري، (المتوفى: 310 هـ)، المحقق: أحمد محمد شاكر، الناشر: مؤسسة الرسالة، الطبعة: الأولى، 1420 هـ - 2000 م، عدد الأجزاء: 24. ص:24/646، 681. أبو جعفر الرازيّ، عن ابن أبي نجيح، عن مجاهد، عن رجل، عن عائشة قالت: الكوثر: نهر في الجنة ليس أحد يدخل أصبعيه في أذنيه إلا سمع خرير ذلك النهر. حدثنا أبو كُرَيب، قال: ثنا وكيع، عن أبي جعفر; وحدثنا ابن أبي سريج، قال: ثنا أبو نعيم، قال: أخبرنا أبو جعفر الرازيّ، عن ابن أبي نجيح، عن أنس، قال: الكوثر: نهر في الجنة. قال: ثنا وكيع، عن سفيان، عن أبي إسحاق، عن أبي عبيدة، عن عائشة قالت: الكوثر نهر في الجنة، درّ مجوّف. حدثنا وكيع، عن إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن أبي عبيدة، عن عائشة: "الكوثر: نهر في الجنة، عليه من الآنية عدد نجوم السماء". قال ثنا وكيع، عن أبي جعفر الرازيّ، عن ابن أبي نجيح، عن عائشة قالت: من أحبّ أن يسمع خرير الكوثر، فليجعل أصبعيه في أُذنيه.
﴿ ... حَسْبِىَ اللّٰهُ لٰٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ [سورة التوبة:٩/١٢٩]
“… Bana Allâh yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sâhibidir.”

والصلاة والسلام على سيدنا محمد وعلى اله صحبه وسلم.
"حسبى الله لدينى،
حسبى الله لدنياى،
حسبى الله الكريم لما أهمنى،
حسبى الله الحليم القوى لمن بغى علىّ،
حسبى الله الشديد لمن كادنى بسوء،

حسبى الله الشديد لمن حسدني،

حسبي الله ونعم الوكيل على من غدرني،
حسبى الله الرحيم عند الموت،
حسبى الله الرؤوف عند المسألة فى القبر،
حسبى الله الكريم عند الحساب،
حسبى الله اللطيف عند الميزان،
حسبى الله القدير عند الصراط،
حسبى الله لا إله إلا هو
عليه توكلت وهو رب العرش العظيم." آمين.
 

 
ON (10) CÜMLE
Muhammed b. Hişâm anlatır: Ma’rûf-i Kerhî bana; “Sana; dünyâ ve âhiret saâdeti için on cümle öğreteyim. Böyle duâ edenin duâsı kabûl olur” dedi. --- “Yazayım mı” dedim. --- “Hayır, Behr b. Hâris nasıl tekrâr ederek bana öğrettiyse, ben de aynı şekilde sana öğretirim” diyerek şu Hadîs-i Şerîf’i bildirdi:
Her namazdan sonra [dua ederken], şu on cümleyi söyleyenin dualarını Allâh-ü Te’âlâ kabûl eder:
1-           Dinim için Allâh bana kâfî-dir.
2-           Dünyam için Allâh bana kâfî-dir.
3-           [İki cihân] endişelerim için Allâh bana kâfî-dir.
4-           Haset eden için Allâh bana kâfî-dir.
5-           Bana haksızlık eden için Allâh bana kâfî-dir.
6-           Kötülük etmek isteyen için Allâh bana kâfî-dir.  (Hased edenler için Allâh bana kâfî-dir.)
7-           Ölüm ânında Allâh bana kâfî-dir.
8-           Kabir’de Allâh bana kâfî-dir.
9-           Mîzân’da Allâh bana kâfî-dir.
10-             Sırat’ta Allâh bana kâfî-dir.
vKendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allâh bana kâfî-dir. Ona tevekkül eder, Ona yalvarırım.
[Nevâdiri’l-Usûl, Hakîm-i Tirmizî]

 

GÜNÂH İŞLEMEKTEN DOĞAN CEZÂ ŞAHSÎ OLUP KİŞİ KENDİ YAPTIĞINDAN SORUMLUDUR. HİÇBİR KİMSE BAŞKASININ CEZÂSINI ÜSTÜNE ALAMADIĞI GİBİ ATALARININ İŞLEDİĞİ GÜNÂH­TAN DOLAYI DA SORUMLU TUTULMAZ. ANCÂK GAYRİ MEŞRÛ BİR FİİL VE HAREKETTE BULU­NANLAR, ...BUNUNLA YETİNMEYEREK BAŞKALA­RINI DA ETKİLEMİŞ VE KÖTÜ BİR ÇIĞIR AÇMIŞ-LARSA AYNI DAVRANIŞTA BULUNAN HERKESİN GÜNÂHINDAN ONLARLA BİRLİKTE SORUMLU OLUR­LAR.
“HER KİM İSLÂM’DA GÜZEL BİR ÇIĞIR AÇAR DA KENDİSİNDEN SONRA ONUNLA AMEL EDİLİRSE, O KİMSEYE AÇTIĞI BU ÇIĞIRLA AMEL EDENLERİN SEVABI KADAR SEVAP YAZILIR. AMEL EDENLERİN ECİRLERİNDEN DE BİR ŞEY EKSİLMEZ. HER KİM DE İSLÂM’DA KÖTÜ BİR ÇIĞIR AÇAR VE KENDİSİNDEN SONRA ONUNLA AMEL OLUNURSA, O KİMSEYE AÇTIĞI BU ÇIĞIRLA AMEL EDENLERİN GÜNÂHI KADAR GÜNÂH YAZILIR. AMEL EDENLERİN GÜNÂHINDAN DA BİR ŞEY EKSİLMEZ.”(10) Müslim, İlm, 6.

 

4 Haziran 2014 Çarşamba

HZ. FÂTIMA (R.ANHÂ) VÂLİDEMİZ’İN BABASI PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED MUSTAFÂ (ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’A ÖZLEMİ…

HZ. FÂTIMA (R.ANHÂ) VÂLİDEMİZ’İN BABASI PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED MUSTAFÂ (ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM)’A ÖZLEMİ…
 
صبت علي مصائب  لو أنها
صبت على الأيام صرن لياليا
‏فاطمة الزهراء عليها السلام
صُبت علـَـيَ مصـــائبٌ لو أنها
صُبت على الأيام صِــرن لياليا
 
“ Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu.”
صبت علي مصائبٌ لو أنها
صُبت على الأيام صرن لياليا
ماذا على من شم تربة أحمدٍ
أن لا يشم مدى الزمان غواليا
ماذا سأذكر من جليـل مصائبي
قد عز أن تُحكى و تـَرصد ما بيا
ما زال يـَرسمــــها الزمان بريشةٍ
ملأت بألوان الجراح كتابيا
هذي المصائب خلف بابي عشعشت
والله حـَسبي من همومي كافيا
و الدمع مـِن عين الحسيـن و أخته
وأخيه يـَملأ في الرفوف أوانيا
دارٌ كأن اليُتم من سكانها
لاقت بأعداد النجوم مآسيا
و نوازل الدنيا على أعتابها
تلتف بالباب الحزين أفاعيا
إن أنسى لا أنسى مساء تجمعوا
هذا يصيح و ذاك يـَركل بابيا
و أنا وراء الباب مـِثل حمامةٍ
في عشها تخشى العقاب الغازيا
يا والدي أترى حسـَست بعصرتي
أم كنت لـِلضلع المكسر واعيا
أسمعت صَـرخة محسن يدعوك يا
جدها حـَسبي في ترابك هاويا
يا راسماً فوق عيوني مشاهداً
لبست علـي من العزاء دياجيا
مهما شرَبت الماء فأذكر كربلاء
وإذا نظـَـرت الباب فأذكر بابيا
YANIK YÜREĞİN AĞITLARI
 
O, Rahmet Peygamberi babacığının dâr-ı bekâ’ya uçtuğu zaman elem ve kederini: “Ey Allâh’ın davetine koşan babam! Ey mekânı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrâil’den alan babam! Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam!” ifadeleriyle dile getirdi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ)’nın acıları bitmeyecek ve yüreğinin ateşi sönmeyecekti. Sevgili babacığından ayrıldığı günden sonra güldüğü hiç görülmemiştir. Kabr-i şerîfi ilk ziyaret eden Hz. Fâtıma oldu. Gözyaşları içerisinde mezara bakarak bir süre öylece kalakaldı. Sonra sevgili kocası Hz. Ali’ye dönerek: “Allâh’ın Rasûlü’nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?” dedi. Yüreğinin yanıklığını isyana varmayan ağıtlarıyla şöyle dile getirdi: “Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu.”

HZ. FÂTIMA (R.ANHÂ) VÂLİDEMİZ, BABASI HZ. MUHAMMED ALEYHİSSALATÜ VESSELÂM VEFÂT EDİNCE ŞÖYLE DEMİŞTİR:

“Babam!
Ey Rabb’inin davetine icabet eden babam!
Ey Mekânı Firdevs Cenneti olan babam!
Ey Cebrail’in ölüm haberini getirdiği babam!”

“Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam!
Ey makamı Firdevs cennetinde olan babam!
Ey Rabbin davetine icabet eden babam!
Ey vefâtı bize Cebrail’ce haber verilen babam!”[1]

Ayrıca, Hz. Fâtıma (r.anhâ) söylediği mersiyelerinden birinde şöyle demiştir:

“Gökyüzünün ufukları tozlandı.
Güneş dürülüp ışığını kaybetti.
Gecesi gündüzü karanlıklara gömüldü.
Peygamberden sonra, yeryüzü ona duyduğu teessürden ve şiddetli ıstıraptan dolayı bir kum yığını haline geldi.
Varsın ona Doğunun ve Batının şehirleri ağlasın!
Mudarlar ve bütün Yemen kabileleri ona ağlasın!
Ona yüce dağlar, ovalar, örtülü Beytullâh’ı ve rükünler de ağlasın!
Ey peygamberler hâtemi olan (babam!)
Furkân’ı indiren sana getirdi salât-ü SELÂM!”[2]

HZ. FÂTIMA (R.ANHÂ), PEYGAMBERİMİZ ‘ALEYHİ’S-SALÂT-Ü VE’S-SELÂM-IN KABRİNİN TOPRAĞINDAN ALIP KOKLADIKTAN VE GÖZLERİNE SÜRDÜKTEN SONRA DA ŞÖYLE DEMİŞTİR:

“Ahmed’in toprağını koklayanın hali ne mi olur: ömür boyunca güzel koku koklamamak. Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, gece olurlardı belki!”[3]

Hz. Fâtıma (r.anhâ) vâlidemizin ağlaması ve üzüntüsü dile getirmesi, babasından ayrı kalmasındandır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendisine vefât edeceğini haber verince üzülmüş, ancak ailesinden ilk olarak yine kendisinin vefât edeceğini haber vermesine de sevinmiştir:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), irtihaline sebep olan rahatsızlığı günlerinden birinde, Hz. Fâtıma (r.anhâ)’yı yanına çağırır ve eğilip kulağına bir şeyler fısıldar. Hz. Fâtıma (r.anhâ) vâlidemiz sessizce gözyaşları döktü. Bir süre sonra Allâh Rasûlü (s.a.v.) yine onun kulağına bir şeyler fısıldar. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu karşıdan görenler, kendisine bütün Cennet kapılarının açıldığını zannederlerdi. Bu hadise Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizin gözünden kaçmamış, biraz sonra bunun sebebini sormuş, Hz. Fâtıma (r.anhâ) vâlidemiz, bunun Allâh Rasûlü (s.a.v.)’e ait bir sır olduğunu, dolayısıyla da açıklayamayacağını söyleyerek onu cevapsız bırakmıştı.

Allâh Rasûlü (s.a.v.)’ın vefâtından sonra Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz tekrar sorunca, Fâtıma (r.anhâ) anamız da şöyle cevap vermiştir:

“Birinci defada bana, kendisinin vefât edeceğini söylemişti. O’nun için ağlamıştım. İkinci defa ise bana, kendi ailesi içinde, O’na en erken kavuşacak insanın, ben olduğum müjdesini vermişti. Ve işte onun için de sevindim.” demiştir.[4]

Evet, Hz. Fâtıma (r.anhâ) anamız, yaklaşık altı ay sonra vefât etmiştir.[5]



[1] Abdurrahmân İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayâtı, Uysal Kitabevi: 646-647; M. Asım Köksal, İslâm Târihi, Köksal Yayıncılık: 8/279.
[2] Kastalâni, Mevâhibü’l-Ledünniye, 2/501.
[3] Kastalâni, a.g.e.
[4] Müslim, Fezailü’s-Sahabe 97-99; Buhari, Menâkıb 25; Fezâilü Ashâbi’n-Nebi 12; İzti’zan 43.
[5] http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=182865

20 Mayıs 2014 Salı

NECİP FAZIL KISAKÜREK GENÇLİĞE HİTABE!...

 
 
Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür!
Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür...

Burda her müslümanda olması gereken teslimiyet vurgulanmış,müslüman kelime anlamıyla teslim olmuş demektir zaten yani kendini,aklını fikrini düşüncelerini ruhunu tam manasiyle Allah’a vermiş ,O’nun emirleri doğrultusunda hareket eden ve fikirlerini ,aklını bu emirlere göre kullanan insan demek.Üstad bu bağlılığı ne güzel ifade etmiş,gözüm aklım fikrim deme hepsini öldür ,sana çöl gibi gelen o göl diyorsa göldür.Bu bağlılığı elde etmemiz lazım.

Kapı kapı her kapının sonu ölümse,
Her kapıda ağlayıp okapıda gülümse:...

''Akıl akıl olsaydı,ismi gönül olurdu,
Gönül gönlü bulsaydı, bozkırlar gül olurdu.''


Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım;
Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım....
"Sende insan ve toplum, sende temel ve bina; Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmennâ !..

GENÇLİĞE HİTABE!...

Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet... Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'ân'ında 'belhüm adal-hayvandan aşağı' dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü? .... Son yarım asır! .. İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet... İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...

Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün 'dikey'leri 'yatay' hale getirecek bir çığlık kopararak 'mukaddes emaneti ne yaptınız? ' diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...

Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında 'Hakimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...

Emekçiye 'Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın! ' diyecek... Kapitaliste ise 'Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ' ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...

Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...

'Kim var? ' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben varım! ' cevabını verici, her ferdi 'benim olmadığım yerde kimse yoktur! ' fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik...

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usûle, stratejiye uygun bir gençlik...

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hâsılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara 'siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ' diyecek ve gerçek müslümanlığın 'nasıl'ını ve 'ne idüğü'nü her haliyle gösterecek bir gençlik...

Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...

İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allahın selâmı üzerine olsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!



İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

(1949)
 
Necip Fazıl Kısakürek


Gurbet
 
Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!
Titrek parmağınla tutup tığını.
Alnıma işleme kırışığını
Duvarda, emerek mum ışığını,
Bir veremli rengi bağlama gurbet
Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!..

 
Necip Fazıl Kısakürek